Daha önce de yazdım. Oyun oynamak emek işi. Belirli bir sürede bir şeyler yapacaksın. Kumar ise para işi.
Parayı bastırıp şans anını bekleyeceksin...
Oyunda tasarlaman, uygulaman, kısaca üretmen gerek. Daha iyi oynamak için hatalarından öğrenmek gerek. Kumarda kazandığında senden iyisi yok, kaybettiğinde ise kahpe felek suçlu. Sadece senin için manası olan açıklamalar, hurafeler tonla.
Bizim otoritelerin futbola bakışı da böyle. Beş gün kebap yapıp son iki gün yarım yamalak maç seyredersen ve sana saatlerce TV’de konuşma hakkı verirlerse yapacağın da zaten bu. “Şu oynarsa, bu oynamazsa kesin şu kazanır” gibisinden tahminler sallamak... Zarlar denk gelince de onlar haklı, gelmeyince de. Her duruma göre bir klişe açıklama var...
Bu klişelerin en modası biliyorsunuz, ‘çizgi müdafaa’... Beşiktaş her kaybettiğinde “Lanet olsun gene çizgi müdafaa geldi” diye zara küsüyor ulema. ‘Kontrollü oyun’ ise günün en büyük talih kuşu... Beşiktaş kazanınca “İşte bak bizi dinledi, kontrollü oyun attı” deniyor. Sanki takımı sahaya sürerken “Bırakın kontrollü oyunu falan yaa, çıkın kafanıza göre oynayın” diyen hoca varmış gibi! Geçen hafta Spor Toto Süper Lig’de (STSL) oynanan iki maç üzerinden bakalım kontrollü oyunun kerametine...
Galatasaray-Beşiktaş
Hagi’ye madalya takmak lazım. Geriye dört stoper önlerine de bir stoper koyarak muhteşem bir kontrollü oyun örneği sergiledi. Fenerbahçe zaferini böyle kotarmıştı zaten. Ah şu uyanık Guti gerilere çekilmeyip Cana’nın kucağında, pardon tekmeleri arasında oynasaydı... Tabii bir de stoperden devşirme sağbek Ali Turan maçın hemen başında Holosko’yu kaçırmasaydı. Lanet zar bir ‘hepyek’ geldi mi, hep öyle geliyor.
Hagi’ye bakın. Fatih Terim’in ilk döneminde sadece ülkenin değil dünyanın da futbol ufkunu açan takımın yıldızıydı. Şimdi “Aman hoca, şampiyonluk zaten gitti, ne olur yenilmeyelim, yoksa bizi tefe koyarlar” diyen ve koskoca Galatasaray’ı beraberliğe sevinir hale getiren yönetimin aleti olmuş durumda. Takımı yenilme korkusunu ve telaşını bırakıp, geriye yaslanmış Beşiktaş’ın üzerine biraz örgütlü gitse işi ilk yarı bitirirdi. Sonraki panik değişiklikler Guti’yi ve Beşiktaş’ı fark atmaya davet etmekten başka bir işe yaramadı.
Tamam her takım zaman zaman geriler. Ama eskisinden daha güçlü koşmak için gerilediğinin işaretlerini de verir. Ne yazık ki Galatasaray böyle değil. Tepetaklak gidiyor. Rijkaard’ın ahı daha tam çıkmamış gibi.
Yenildi diye Hagi’nin kontrollü oyunu tu kaka olurken, “Kontrollü oynadı” diye bu kez ağalardan “Aferin”i aldı Schuster. Beğenmedikleri Holosko, arkadaşları saklanınca çareyi dikine top sürmekte bulmasaydı ve yine beğenmedikleri Cenk atik davranıp üç topu karşılamasaydı görürdüm ben kontrollü oyunun kerametini!
Erken golden sonra skoru koruma derdine düşen Beşiktaş, Manisa’nın yaptığını bile yapamadı. Son yarım saatte biraz cesur olsaydı tarihi farka giderdi. İkinci golü getiren atağın, kontrolcülerin ‘zayıf’ diye ilk 11’e layık görmediği İsmail’le başlamasına ne diyeceksiniz?
Futbolda kontrol için kontrol olmaz ki... Çizgi savunma için çizgi savunma olamayacağı gibi...Bütün bunlar gol atmak için yapılır. Beşiktaş’ın sorunu savunmayı ileri çıkarmak değil, çıkarınca oyunu orta alanda tutamamak, çabuk geri kaçmak. Kaçarsanız zaten çok kolay pozisyon verirsiniz. Galatasaray savunmasının maç boyu yaptığı gibi.
Bizim gazetenin skor sorusuna neticeyi değil futbolu düşünerek ‘eksi bir-eksi bir’ demiştim. Galatasaray eksi ikiye düşünce maçı eksi birde kalan Beşiktaş kazandı ama geriye yaslanarak puan almak uyuşturucu gibidir. Puan alamadığında bırakmak istersin, bırakamazsın.
Bursaspor-Kayserispor
Valencia yenilgisinden sonra ulema idam hükümünü kesti ama ben Bursaspor’un o maçta ilk 20 dakikalık oyununu çok beğendim. Şampiyonlar Ligi (ŞL) standardında oynadılar. Sonra STSL şampiyonluğunu kazandıran savunmanın aslında bayağı ağır, forvetin ise gol organizasyonundan yoksun olduğu ortaya çıktı. Bir de işler iyi gitmeyince hemen dipsiz kuyuya yuvarlanma hastalığımız... İşler kötüyken bile oyunu denetlemeyi sürdürecek, fazla aşağıya düşmeyeceksin. Machester United’ın kitabını yazdığı bir ŞL standardı da bu.
Lig maçında ise hem Bursaspor hem de Kayserispor ilk yarı kontrollü oyunun şahikasında gezindiler. Televizyon başında resmen uyudum. Ama iki takımın da hakkını teslim etmek gerek. İkisi de savunmalarını ileri çıkartıp oyunun boyunu kısalttı. Böylece rakibin topu rahat ve örgütlü kullanmasına izin vermedi.
Sıkıcılık her iki takımın topu zor pozisyonda kazanıp hemen kaybetmesinden doğdu.
Bizim futbolumuz aynı maçın, hattâ aynı dakikanın, hattâ aynı pozisyonun içinde bir 1960’lara dönüyor, bir 2010’lara çıkıyor. İkinci yarı Bursaspor değişti. Kesici ve koşucu özellikli oyuncuların yerini, inceci ve tek dokunuşçu oyuncular aldı. 0-0’a yatan Kayseri’yi adım adım onsekizi içine sürdü Bursa. Oyun tek kale maça döndü. Sonradan giren Ergiç-Sercan ikilisinin golü ‘şampiyon’un ender attığı örgütlü gollerden biri oldu.
Bursaspor ve Ertuğrul Sağlam’a anlayış gösterin. Ulema görmekten kaçsa ve Bursa eve dönünce uzun bir “Ooh” çekse de Timsah, ŞL ile STSL standardı arasındaki farkla yüzyüze geldi. Bunu görmek zor değil. Yeter ki sakince sindirip oyunlarına geçirsinler. İyi futbol uyarıcı gibidir, hep gergin tutar takımı. Hep kendinizi aşmak zorunda kalırsınız. Her maçı bilinemez bir macera kılan da bu zaten.
‘Lise sonlar’ ‘Hazırlık birler’i yendi!
“Bu maçı yorumlamak, anlamak ve sindirmek çok kolay” diyordu Mourinho, 5-0’lık hezimetten sonra... Ve ekliyordu Portekizli: “Barça çok iyi oynadı, biz çok kötü oynadık.”
Skor bir yana, güzel futbolda onun da payı vardı. Bugüne kadar La Liga ve ŞL’ye heyecan katan ‘ümit milli’ düzeydeki oyunculardan ve hızlı değişken oyundan ödün vermeden sahaya çıktığı için. Boy ölçüşmeye cesaret etti, boyunun ölçüsünü aldı Mourinho. Bizde olsa çoktan ‘futbol cahili’ ilan edilmişti bile.
Barça-Real maçları, yabancı bir yorumcunun dediği gibi ‘banka-okul’ maçlarıydı şimdiye kadar. Son yıllarda ‘okul’, ‘banka’yı hep yeniyordu. Ne ki Mourinho genç oyunculardan yeni bir Real oluşturdu. Üstelik Barça’dan rol çalan bir top oynamaya başlamıştı takım.
Bu yüzden son maça ‘El (Neo)clasico’ demiştim... Sonuç ‘Lise Sonlar’la ‘Hazırlık Birler’in maçı gibi bir şey oldu! Yine de Mourinho, 0-4’te bile savunmayı geri yaslamadı. Yenilecekse kendi futbolunu oynamaya çalışarak yenilmeyi tercih etti. Sadece ikinci yarı Diarra’yı sokarak Messi’yi kontrole çalıştı ama bir pozisyonda “Hepimiz Messi’yiz”, öteki pozisyonda “hepimiz Xavi’yiz” oluyordu Erguvani-Mavililer. ‘Çocukların çökmemesi’ için aldığı önlemler de yeterli olmadı Mourinho’nun ve gerçekten sahada çöktü Menekşe-Beyazlılar. Bakalım nasıl toparlanacaklar? Bu da bir teknik direktörlük sınavı...
Barcelona’nın oyununa gelince... 8 Nisan’daki ‘Top, Saha, Zaman.. ve Barça’nın üç Sırrı’ yazımda değinmiştim. Nasıl her pasta gole daha etkin yaklaştıklarına, topla oynayan arkadaşlarına topsuz alanda nasıl seçenekler yarattıklarına ve oyunun ivmesini nasıl hedefe gitmek için anlık yükseltip alçalttıklarına..
Bu maç için eklenecek tek şey var: Şevk. Sadece Mourinho’ya ders vermek için değil, sezon başından beri coşkun futbolla La Liga’da esen Real’e en iyinin kim olduğunu hatırlatmak için 90 dakika büyük şevkle oynadılar. Morinho’nun silahını kullanarak her santimetrekarede inanılmaz bir baskı yaparak başladılar maça. Real’e top göstermediler. Hız sınırlarını aştılar. Ben ezbere bildiğim futbolcuları seçmekte zorlandım; o kadar çabuk birbirlerinin rolüne soyundular ki... Messi Maradona’yı geçti. Gol farkından çok futbol farkı atarak kazanmak önemliydi. Maç 2-0’ken orta yuvarlağın Real tarafında oyun kuruyordu Pique.
Çalışılmış bir uyumun üzerine kaotik bir doğaçlama koyan modern bale trupuna benzetirim Barça’yı. Bale grubundan farkı karşısında dans etmek isteyen başka bir grubun olmasıydı. Modern baleyi de aştı Barça. Rakibe sahne bırakmadılar.
1970 Dünya Kupası finali gibi, “Seyretmiştim” diye hava atacağınız, eşi benzeri olmayan bir maçtı. Futboldan nefret eden birine izletseniz futbol hastası, hatta uzmanı kesilirdi... Sonuç cümlesi meraklıları için söyleyeyim: Maç öncesi yazdığım gibi benim için en iyi takım Barcelona. En iyi futbolcu bir değil üç tane: Messi, Xavi ve Iniesta... En iyi teknik direktör hâlâ Mourinho...
Zar oyunu mu sandın?
02 Aralık 2010 11:17