“Güneşli bir öğleden sonraydı. Bahçede oturuyordum. Gözlerimi kapattım ve hayal kurmaya başladım. Hayatta en çok ne isterdim diye düşündüm. Sonunda karar verdim: Puşkaş’ın beni sevmesini istiyordum. Bunun için ne yapabilirim diye düşünmeye başladım bu sefer ve buldum: Puşkaş’ın kitabını yazacaktım.”
Bu anı, akademisyen Rogan Taylor’la Liverpool’da yaptığımız uzun sohbetin kameralara yansımayan bölümünden. Taylor, bize 25 Kasım 1953’te oynanan İngiltere-Macaristan maçı için okulların tatil edildiğini; maçı evde, annesinin kraliçenin taç giyme törenini izlemek için aldırdığı televizyondan seyrettiğini, Olimpiyat Şampiyonu Macaristan’ın geldiğini duyan komünist komşularının nasıl birdenbire futbola merak sardıklarını anlattı... Komünist komşulara, “Yahu biz İngiltere’yiz. Futbolu biz icat ettik. 52 senedir ülkemizde yenilmiyoruz. Stanley Matthews, Alf Ramsey, Billy Wright... Hepsi bizde!“ diyecek olmuşlar, karşıdan şu (tarihi) cevap gelmiş: “Bireyler... Bireyler... Macaristan gelince futbolun ‘takım’ oyunu olduğunu göreceksiniz.”
Görmüşler nitekim. Maçı Macaristan 6-3 kazanmış. “Ertesi gün sokakta hepimiz Puşkaş’tık” diye anlatıyor Rogan Taylor. “İngilizler kaybetmiş olabilirdi ama umurumuzda değildi, çünkü futbol kazanmıştı!”
Komünist komşuların Rogan Taylor’a dediği doğru. Futbol takım oyunudur. Ama takım olmak için her taşın aynı değerde olması gerekmez. Takımlar, herkesin görev ve yetkileri eşit olarak paylaştığı organizasyonlar değildir. Aksine, “Vay o neden fil de ben piyonum, benim ondan neyim eksik?” diye sorgulayacağına piyonluğunun hakkını vermek, piyon olarak elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmak, piyon deyince akla senden daha iyi bir piyonun gelmemesini sağlamak ve takıma ‘piyon’ olarak en büyük katkıyı yapmaya çalışmaktır. Kapasiten fil gibi bir uçtan bir uca çapraz gitmeye yetmiyor olabilir ama doğru bildiğin yolda bir adım bir adım ilerleyerek günün birinde kendini vezir bulabilme ayrıcalığıdır. Bugün Galatasaray’da başkan yok, yönetim kurulu yok, teknik direktör yok, doğru dürüst futbolcu yok, Florya’ya gelen giden yok, taraftar yok, destek yok... Ama bu, bir şeyler değişene kadar herkesin elinden gelenin yine de en iyisini yapmaya engel mi? Futbolcu olarak da, taraftar olarak da, elinizden gelenin en iyisi gerçekten bu mu?
Kazanmanın kıymeti...
Bugün Galatasaray’daki durumun müsebbibi kim yarışmasının galibi çok fazla olabilir. Ama gün artık suçlunun ta kendisini bulmak için bile, kafayı geriye döndürme günü değil. Ama sırf bu yüzden, sırf eskiye dair bir şeyleri çağrıştırmamaları için olsa bile, yeni yönetimde son 10 yılda bildiğimiz, gördüğümüz ve kimini haddinden fazla iyi tanıdığımız kimse olmamalı. Hiç kimse.
Bu takım ‘kaybedenler kulübü’ olabilir. Yenildikleri için değil, ellerinden gelenin en iyisini yapmadıkları için kaybettiklerini bir gün anlarlar. O günü beklerken haklarını yemeyelim, kazanmanın kıymetini onlardan daha iyi kimse hatırlatamazdı. Kimse öğretemezdi.
Yitirmeli ne varsa...
06 Nisan 2011 11:31