İki yazı bıraktım, tatile çıktım. Siz bu satırları okuduğunuzda birbirinin aynısı günler geçirmekte olacağım. Tekdüze bir hayat. Aynı vuvuzela sesi gibi... Aslında doğa da böyle; güneş her gün Doğu’dan doğuyor, Batı’dan batıyor. Canlılar doğuyor, ölüyor, yenileri doğuyor...
Vuvuzela işte bu doğallığın sesi bir bakıma... Afrika müziği de, dansı da, sanatı da tekrarlardan oluşuyor. Ezgiler, adımlar, renkler, desenler akışkan bir tekrar.
Üretim de öyle... Güney Afrika’daki Rugby Dünya Şampiyonası’nın gayriresmi şarkısı vardı: Şoşoloza... Madencilerin şarkısı... Dinleyin bakın; aynı tema tekrarlanıp duruyor.
Futbol dahil bütün oyunlar da böyle. İster mahalle arasında, ister bilgisayar başında, ister Dünya Kupası’nda oynayın, aynı oyunu oynuyorsunuz durmadan...
Hep Sisifus söylencesini örnek veririm. Sisifus adlı şaşkın bir kayayı tepeye çıkarır, çıkarır çıkarmaz kaya geri yuvarlanır, Sisifus yeniden girişir kayayı yukarı çıkarmaya... Bir kapitalist onu izlese “Ne bu ya, ne kâr var bu işte” diye soracaktır. Bir sosyalist ise “Ne bu ya, topluma ne faydası var”... Ama bir çocuk izlese “Tamam bu bir oyun” diye anında çözecektir olayı.
Hayat da, oyun da tekrara dayanıyor. Biz tatminsiz insanlar hep daha ileriye hedefler koyarak karşı çıkıyoruz bu hakikate... Hep günleri, ömürleri uzatmaya çalışıyoruz. Hedefe ve sonuca bakıyoruz... Oysa önemli olan tekrar eden günleri anlamlandırmak. Tekrar içinde değişimler yaratmak. Sonuca değil oyuna bakmak. Her günü, her oyunu birbirinden farklı, birbirine benzemez hâle getirmek. Sonuç değil hikâye üretmek...
Evet vuvuzela tekdüze bir ses çıkarıyor. Ama bir de onu maça gidip üfleyene sorun. Nasıl kalabalıkla birlikte ortak bir ses çıkarmaya çalışmış? Onu üflerken o maçla ilgili neler yaşamış, neler hissetmiş? Bunları sorun... Her kuru gürültüde bir sürü hikâye var yani!
Maradona Maradona...
Futbol fena halde sinemaya benziyor bu bakımdan. Sinemaya gidiyor, iki saatlik, bilemediniz üç saatlik bir film izliyorsunuz. Film dediğin, perdeye yansıyan görüntü dizisi sonuçta. Ama o filmde ne hikâyeler var, aralarında dolaştığımız ne karakterler var.
Bir futbol maçı da sonuçta 22 kişinin 90 dakika bir topun peşinde koşuşturması. Ama her an yeniden yazılan bir hikâye bu. Üstelik bir film hakkında önceden bir bilginiz oluyor ama futbol maçını hiçbir zaman kestiremiyorsunuz. Doğaçlama yazılan o senaryo sonucun çok önünde. Bu yüzden skorsuz, yani 0-0 biten bir maç bile has futbolsevere zevk veriyor... Senaryoyu takım yazıyor olsa da onu benzersiz kılan tek tek futbolcular. Çünkü aynı anda sadece bir kişi oynayabiliyor topla...
Bir futbolcu çıkıp sizin algı ve duygu dünyanızı altüst edebilir.
Maradona gibi. İki hafta önce Tanıl Bora’dan harika bir Maradona portresi okuduk. Ekleyecek fazla bir şey yok. Muhteşem zaferlerin ve muhteşem kaybedişlerin adamı o. Hep farklı, hep Maradona. Onu sahanın içinde ya da kulübenin önünde ya da taraftar olarak ‘Açık tribünde’ ya da bir klinikte görebilirsiniz ama protokol tribününde asla.
2010’un da yıldızıydı. Savunma oyuncularını sahaya yığar, 1-0 1-0 ilerler, sonra penaltılarla falan elenir, bir sürü bahane bulurdu. O hayaline sadakatle oynamayı seçti ve uyuz bir yenilgi değil, 0-4’lük görkemli bir skor hediye etti bize... Kayan bir yıldız gibi; sönerken bile bizi heyecanlandırıyor.
Görünmeyen takımlar
“Eskiden ne yıldızlar vardı” diye yazıklananlar çıkıyor. Evet, televizyonun olmadığı zamanlardı onlar. Uzak yıldızların ışığı gibi, futbolcuların söylencesi geliyordu neden sonra kulağımıza... Golcüler, sonra kaleciler, biraz Garrincha, Jairzinho gibi çalımcılar ve Pele gibi hem gol hem gol pası atanlar... Oysa yakından baktığınızda o yıldızların ardında da bir takımın olduğunu görürsünüz... Takımı yöneten Didi olmasaydı Pele’nin yıldızı parlayamazdı 1958’de. Hayatımda izlediğim en görkemli takımlardan 1970’in Brezilya’sında Rivelino adlı savaşkan bir oyuncu ve Tostao adlı bir zekâ küpü olmasaydı, Pele’nin ve Jair’in yıldızı o kadar parlayamazdı.
Yıldızların yalnız gezmesi biraz da o zamanki futbolun durağanlığı yüzündendi. Bekler arkalarda bir yerlerde çakılı oynarlar, artist futbolculara ileride geniş alan kalırdı. Garrincha rakibine çalımı atar, sonra bekleyip onu bir daha önüne alır ve tekrar çalımı basardı.
Görünmeyen yıldızlar
Bulutsuz bir gecede başınızı yukarı kaldırdığınızda önce gökyüzünü görürsünüz, sonra da tek tek yıldızları... Küreselleşmeyle birlikte gökyüzünün bütününe bakmaya başladık. ‘Yıldız’ kadar ‘takım’ da öne çıktı. ‘Total Futbol’ takımdaki her bireye birkaç işlev verirken yaratıcı futbolculara da takım oyununa uydukları sürece sınırsız özgürlük tanıyordu. Böylece yavaş yavaş, 9, 10 ve 7 numaralardan başka numaraları da fanilamızın arkasına pastel kalemle yazmaya başladık... Takım oyunu içinde, “O zaten 14 numara giyerdi” Cruyff’lar, Platini’ler, “Ah geç artık şu Brezilya’nın başına” Zico’lar kadar Neeskens’ler, Tigana’lar, Giresse’ler, Tardelli’ler, Beckenbauer’ler, Breitner’ler ve Socrates’lerin ışığı gözümüzü alır oldu.
“Bugün artık yıldız çıkmıyor” deniyor. “Herkes yoksul olursa kimse yoksul olmaz” diye bir paradoks var. Bunun gibi, “Hiç kimse yıldız olmuyorsa herkes yıldız olmuştur” diyebiliriz. Üst düzey takımında forma giyen her futbolcu eşit oranda rol alıyor, eşit oranda özgürlük buluyor oyunda artık. Özgürlük yıldızlığı besliyor. Bugün Puyol, Pique, Lahm, Ramos, Maicon, Lucio birer yıldız değil mi? Xavi, Iniesta, Schweinsteiger, Khedira günümüzün en gözde futbolcuları değil mi? Forlan sadece attığı goller yüzünden değil, Uruguay’da orta üçlü ile ileri üçlünün dikine yer değiştirmesini çok hızlı yönettiği için 2010’un yıldızı olmadı mı?
Günümüzde futbolcuları kendi liglerinde ve Avrupa kupalarında o kadar çok seyrediyoruz ki dünya kupaları yıldız keşfedilecek turnuvalar olmaktan çıktı. ‘Televizyonöncesi Çağ’a göre tek fark burada. Tersine, yıldızının parlamasını umduğum Pastore, Kroos gibi oyuncuları Dünya Kupası’nda yeterince izleyemediğime hayıflanıyorum.
Kuyrukluyıldız
Sonuçta ‘takım’ ve ‘birey’ arasında göksel ama diyalektik bir ilişki var. ‘Yıldız dediğin maç kazandırır’ gibisinden pragmatik bir sonuçla tanımlayamayız onları... Her şeyden önce yeşil çimler üzerine yazdıkları özgün hikâyelerle gönlümüzü kazanıyor onlar. Bir de Cruyff gibi kuyrukluyıldızlar var. Hem futbolcu olarak hem de teknik direktör olarak ardında bir ışık seli bırakan...
Cruyff dünya kupasını kazanamadı ama şimdi onun yolundan gelenlerin boyunlarına ağrılar girecek madalyadan.
SPOT IŞIĞI
Iniesta’nın cennetteki gecesi:
Yedi sekiz yıl önce dikkatimi çekmişti Andres Iniesta... Barcelona maçlarında genellikle son 10-15 dakikalarda oyuna giriyor, yüzünde müteşekkir gülümsemeyle çok yönlü orta saha oyunculuğundan örnekler veriyordu.
Finalde Kupa’yı getiren o golü attığında, Butik Yayıncılık’tan çıkan ‘Cennette Bir Yıl’ adlı kitabı okuyalı bir hafta olmamıştı. Barcelona’nın altı kupa kazandığı “O unutulmaz yıl”dan sekiz anı anlatıyor Iniesta kitapta.
Günümüzün tarzına uygun kısa ve özlü anılar. Iniesta’nın sırt numarası kadar (Sahi,
Dünya Kupası’nda Xavi ve Iniesta neden numaralarını değiştirdi? Orada olsaydım, basın toplantısında sorardım mutlaka)...
Kitabın çevirisi düzgün ama belli ki futbola ve Barcelona’ya fazla aşina olmayan birinin elinden çıkmış. Bu tür kitaplar bir futbol yazarının redaksiyonundan geçmeli. Bunu karşılıksız yapacak birçok yazar biliyorum.
Neyse, hâlâ ailesiyle yaşayan ana kuzusu Andres’in tek derdi futbol oynamak. “Bana kalsa her gün oynarım” diyor. Ama 11 yaşında ailesinden ve köyünden ayrılarak Barça’nın yatılı okuluna gitmek zor gelmiş ona ve ailesine. Şampiyonlar Ligi kutlamalarında “Yaşasın Barça, Yaşasın Katalunya”nın ardına “Yaşasın Fuanteabilla” diye köyünün adını eklemesi bundan.
Chelsea’ye Londra’da attığı, ‘cennete kapı açan’ o golden sonra bile sıra beklediği lokantada onu garson zannedenler çıkmış. Dünya Kupasını getiren golden sonra böyle vakalar olur mu bilemem ama inanıyorum ki bu emek kahramanı yine bozuntuya vermez.
Chelsea’ye attığı golden sonra formasını neden çıkardığı hatırlamıyor. Finaldeki golden sonra neden çıkardığı ise belli; bütün gözlerin sizi izlediği anda artık orada olamayacak bir dostu anmak.
Finalde Kupa’yı getiren o golü attığında, Butik Yayıncılık’tan çıkan ‘Cennette Bir Yıl’ adlı kitabı okuyalı bir hafta olmamıştı. Barcelona’nın altı kupa kazandığı “O unutulmaz yıl”dan sekiz anı anlatıyor Iniesta kitapta.
Günümüzün tarzına uygun kısa ve özlü anılar. Iniesta’nın sırt numarası kadar (Sahi,
Dünya Kupası’nda Xavi ve Iniesta neden numaralarını değiştirdi? Orada olsaydım, basın toplantısında sorardım mutlaka)...
Kitabın çevirisi düzgün ama belli ki futbola ve Barcelona’ya fazla aşina olmayan birinin elinden çıkmış. Bu tür kitaplar bir futbol yazarının redaksiyonundan geçmeli. Bunu karşılıksız yapacak birçok yazar biliyorum.
Neyse, hâlâ ailesiyle yaşayan ana kuzusu Andres’in tek derdi futbol oynamak. “Bana kalsa her gün oynarım” diyor. Ama 11 yaşında ailesinden ve köyünden ayrılarak Barça’nın yatılı okuluna gitmek zor gelmiş ona ve ailesine. Şampiyonlar Ligi kutlamalarında “Yaşasın Barça, Yaşasın Katalunya”nın ardına “Yaşasın Fuanteabilla” diye köyünün adını eklemesi bundan.
Chelsea’ye Londra’da attığı, ‘cennete kapı açan’ o golden sonra bile sıra beklediği lokantada onu garson zannedenler çıkmış. Dünya Kupasını getiren golden sonra böyle vakalar olur mu bilemem ama inanıyorum ki bu emek kahramanı yine bozuntuya vermez.
Chelsea’ye attığı golden sonra formasını neden çıkardığı hatırlamıyor. Finaldeki golden sonra neden çıkardığı ise belli; bütün gözlerin sizi izlediği anda artık orada olamayacak bir dostu anmak.
Oynadığı her maçı babasıyla uzun uzun değerlendiriyormuş daha teri kurumadan. O baba ki Barça öndeyse maç izlemezmiş, “Bunlar nasıl olsa gol yerler” diye. Ama takım yenik durumdaysa televizyonun başından ayrılmazmış, çocukları yalnız bırakmamak için... Böyle has taraftar babanın böyle has sporcu çocuğu oluyor demek ki...