Hakan, Ergün, Sergen, Emre Aşık, Abdullah’lı 1993 Akdeniz Oyunları şampiyonları, yakın tarihimizin birinci nesil yıldızları olarak vizyonumuzu değiştirdiler, Türk futboluna sınıf atlattılar.
Tuncay, Volkan, Toraman, Servet, Nihat’lı 2003 Konfederasyon Kupası üçüncüsü ikinci nesil yıldızlarımız bayrağı daha ileri taşıdılar, Basel’de geri dönüşün kralını yaptılar. Bugünlerdeyse onlar (Almanya-Azerbaycan faciası sonrası) bayrağı üçüncü nesil yıldızlarımızla beraber taşımaya ve yavaş yavaş görevi onlara devretmeye başladılar. Avusturya maçında 2.nesil (2G) ve 3. nesil (3G) yıldızlarımızın bir karışımı sahadaydı mesela. Peki Türk futbolunun yeni nesli bu bayrağı devralabilecek kudrette mi? 11 yılda üç büyük turnuvada çeyrek final yapmış bir ulusal takımın hedeflerini bu genç omuzlar taşıyabilecek mi? Bu gençler gerçekten bizim üçüncü neslimiz mi, yoksa sadece bir ara dönem denemesi olarak tarihin tozlu sayfalarında kayıp mı olacaklar?
Karışım doğru muydu?
Belki de olası bir mağlubiyetin 2003 Letonya faciasından sonra bize en büyük travmayı yaşatacağı bir maçın 24 kişilik aday kadrosunda 30 yaşına girmiş oyuncu bulunmaması ilginçti. Hiddink, sahaya 4 ikinci nesil (1981-1983 doğumlu Volkan, Servet, Hakan, Hamit); 7 üçüncü nesille (1985-1990 doğumlu Serdar, Gökhan, Selçuk, Mehmet, Arda, Burak ve Nuri’yle) çıktı. Üçüncü nesillerden Arda, Gökhan ve Selçuk iyi performanslarla maça damga vurdular. Saha içinde uyumsuzluk veya tecrübe eksikliği sezilmedi. Hatta maç süper bir oyunla değil, soğukkanlılık ve tecrübeyle kazanıldı bile denilebilir.
Yenilerden üstünde baskı hissettiği belli olan iki gurbetçi Nuri ve Mehmet Ekici’nin hem yaşları hem de kaliteleri göz önüne alındığında, tek eksiklerinin beraber oynamak olduğunu söyleyebiliriz.
Birlikte oynama alışkanlığı
Maçta yakaladığımız 4 net pozisyondan ikisinin (4 ve 47’de) Trabzonlu Burak-Selçuk, birinin (28’de) Galatasaraylı Hakan-Arda, diğerinin de (77’de) Fenerbahçeli Semih-Gökhan’ın işbirliğiyle gelmesi ister istemez herkesin dikkatini çekti (Mesut Özil, milli takımda iyi oynadığında ilk mesajı Mourinho’dan aldığını söylemiş. Dilerim Güneş-Ünder-Kocaman da kendi oyuncularını bu performanslarından dolayı tebrik etmişlerdir).
Tamam, goller belki kulüp forması alışkanlığının yardımıyla geldi; ama sahada milli takımdaşlıkla ilgili bir sorun da sezmedik. Zaten müsabakanın ilk iki korner tehlikesini Arda-Hamit ürettiler. Yine 63’te Topuz’un göbeğe, Nuri’nin sola, Arda’nın santrfor arkasına geçişiyle Arda-Burak ikilisinin uyumu da dikkat çekti.
Bu uyum ikilileri içine bir gurbetçi daha yazabilmemiz açısından Hamit’in fonksiyonu önemli. Kaptan Hamit, Nuri’nin, Ekici’nin, Cenk’in rol modeli olabilecek liderlik vasıflarına da, kaliteye de sahip. Avrupa doğumlu gençlerimizi bu takım olgusuna katacağımızla ilgili en büyük umudu da zaten Hamit veriyor.
Duran toplar
Hamit’in üstlendiği bir diğer yük de, Hiddink şut ve duran top alışkanlıklarımızı değiştirmeye çalışırken sahada onu çok iyi anlayan bir lider vasfı görmesi. Yıllardır kornerleri penaltı noktası üstüne amaçsız şişiren bir takımken (ve hâlâ birçok büyük takımımız bunda ısrar ederken) ulusal kadro dün bir “Duran Top 101” dersi verdi adeta...
Kornerlerden pasla ürettiğimiz 3 tehlikenin yanına bir taç golü ekledik. Bütün umudu hava topları olan rakibe hiç korner şansı tanımadık. Avusturya’nın, Bursaspor tarzı uzak mesafeli şişirdiği frikikleri de gayet iyi savunduk. Eğer bu maçta gösterdiğimiz duran top becerimizi melekeleştirebilirsek, kötü oynadığımız günlerde galip gelme kabiliyeti de kazanabiliriz. Bu kabiliyet, milli takımımızın ne birinci ne de ikinci neslinde olmayan bir şeydi, itiraf etmek gerek.
Ön liberosuz futbol
Bir takıma kötü oynadığı günlerde galibiyet getirebilecek bir diğer unsur da, sahada gol/asist düşünen oyuncu sayısının çokluğu oluyor. Dün orta ikilimiz Selçuk-Nuri dahil 6 ofansçı da gol atsa kimsenin şaşırmayacağı bir oyuncu listesine sahiptik. Fenerbahçe’nin Cristian’lı-Selçuk’lu, Galatasaray’ın Cana’lı-Ayhan’lı, Beşiktaş’ın Aurelio’lu oynadığı bugünlerde göbeği Selçuk-Nuri olan bir pozitif milli takım doğrusu beni gururlandırıyor.
Tabii o bölgenin sıkıntılarını da görmezden gelmemek lazım: Kulübünde liderlik yapan Bundesliga’nın en iyisi Nuri’nin üstündeki baskıyı azaltamadık. Nuri’nin sırtındaki “her şeyi yapmalıyım, ara pası atmalıyım, kalitemi göstermeliyim” baskısı bana Arsenal’in lideri Fabregas’ın İspanya formasıyla yaşadığı sıkıntıyı hatırlatıyor.
O bölgedeki bir diğer sıkıntımız da Valencia’da direkt oynayan Mehmet Topal’ın ulusal kadroda olmayışıydı. Neyse ki, Topal hak ettiği kadroya döndü/oynadı da bu çirkin menajer oyunu iddialarını biz de tekrar yazmak zorunda kalmadık.
Seyirci kaçıncı nesil?
Son tahlilde milli takımın 3G’ye geçişiyle ilgili bolca umut veren bir maçtı bu. Kadro seçimi iyi, karışım mâkul, sistem modern. Takımdaşlık fena değil, duran top becerisi çıkışta... Belki de tek sorun, hâlâ birinci nesil bile olamamış birtakım sporsevmezler... Avusturya’nın milli marşının ıslıklanmasını sağduyulu çoğunluk galeyana gelmeyerek bastırdı. Ama bu devirde hâlâ sporsevmezlerin stada çakmak vb. eşyayı sokabilmesinin önüne geçmek lazım.
Gerekli güvenlik tedbirlerinin alınması için de mi şu meşhur yasayı bekliyoruz anlayamıyorum doğrusu. Ama medeni olmanın yolu, sadece stadın reklam panolarına “UEFA Kongresi Türkiye’de”, “2013 Dünya Gençler Şampiyonası Türkiye’de” yazmaktan geçmiyor, bilesiniz.
Türkiye, 3G’ye geçti mi?
31 Mart 2011 11:32