Okurlarım transfer konusundaki görüşlerimi biliyor. Özellikle büyük kulüplerimiz adeta transfer bağımlısı gibi hareket ediyor.
Bu sezon Fenerbahçe kendini biraz kurtarır gibi oldu, Galatasaray ve Beşiktaş çılgınlıkta sınır tanımıyor. Özellikle Siyah Beyazlı takımda çok parıltılı ama gerekliliği tartışmalı transferlerin takımı nasıl mahvettiğinin çarpıcı bir örneği yaşanıyor.
Aslında devre arasında yapılan transferlerin takıma pek yaramadığını Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören bile biliyordu! Bunu Simao, Almeida ve Fernandes'in sözleşmeleri imzalanırken dile getirmekten kendini alamamıştı.
Doğrusunu isterseniz bu transferler hepimizin gözünü kamaştırdı. Hele arkasından 5-1'lik Bucaspor galibiyeti gelir ve kupada da Trabzonspor safdışı bırakılırken artık gamlı baykuşluk etmenin bir anlamı kalmamış gibiydi. Beşiktaş parlak bir geleceğe yürüyordu, bütün Avrupa Siyah Beyazlıları konuşuyordu...
Ancak sonrasında işler inanılmaz biçimde gelişmeye başladı. Siyah Beyazlı takım normal koşullarda rahatlıkla kazanabileceği maçlarda bile yenilmeye başladı. 17'de 17 hayali iki hafta içinde komediye dönerken tutunulacak en güçlü dal olarak görülen Avrupa da fiyaskoyla noktalandı.
D.Kiev'in Beşiktaş'ın yarı değerinde bir ekip olmadığını ilgili yerlerden kolaylıkla öğrenebilirsiniz. Ancak vasat oyunculardan kurulu olsa da neyi nasıl yapacağını Beşiktaş'tan çok daha iyi biliyor. Teknik adam farkı da buna eklenince Beşiktaş'ın yaşadığı facia tablosu ortaya çıkıyor.
Büyükler, başarısız dönemlerin ardından tam anlamıyla çılgına dönüyor ve akıl almaz transferler yapabiliyor. Beşiktaş'ın Demirören döneminde yaptığı transferlerin yüzde 50'sinden fazlasının bu kapsamda değerlendirilebileceği gün gibi ortada.
O parıltılı transferlerle gündem değiştirilir ve taraftarın gönlü kazanılırken takım içinde neler olduğu pek görülmek istenmiyor. Yeni gelenlere yapılan Maradona muamelesi abartıldığı zaman ötekiler de 'Madem öyle, oynasınlar da kurtarsınlar bakalım takımı!' der gibi bir psikolojiye girebiliyorlar. Hele bir iki başarısız sonuç ortaya çıkınca bizim düğün evinden sanki cenaze çıkmışçasına işler tersine dönebiliyor.
Beşiktaş şu anda bunu yaşıyor. Böyle durumlarda başta yönetim olmak üzere bütün kesimlerin sağlıklı düşünme ve doğru adımlar atma şansı da kalmıyor. Yanlışı düzeltebilmek için yenileri yapılıyor ve işler içinden çıkılmaz hale geliyor. Federasyonla kavga ve öteki saçmalıklar tesadüf değil.
Siyah Beyazlı yönetimin Simao, Almeida ve Fernandes transferlerini yaparken elbette ki futbol aklıyla hareket etmediğini, başka dertlerine çare olarak bu hamleyi düşündüğünü görebiliyorduk. Özellikle Quaresma'nın bulunduğu takıma Simao'yu almanın saçmalığı gün gibi ortadaydı. Takımın sorunu başka yerdeyken yapılan bu takviyeler güçlenme yerine tam tersi sonuç da verebilirdi.
Teknik direktörün Allah selamet versin denilebilecek türden işleri de bu felaket tablosuna yol açan etkenler arasında önemli bir yer tutuyor. Okay Karacan arkadaşımızın da vurguladığı gibi İnönü'deki D.Kiev maçında Ernst'i çıkarıp yerine Erhan Güven'i alan futbol aklı karşısında dehşete kapılmamak mümkün değildi...
Ardından Fenerbahçe maçında Necip'in oyundan alınmasına inanmak mümkün değildi. Hatta işlerin bir kez tersine döndüğü dönemde artık doğruları yapmanız bile birşeyi değiştirmiyor. Kiev'deki maçta Toraman ve Nobre değişiklikleri doğruydu ama ondan sonra Beşiktaş delik-deşik oldu.
BÖYLE OLMAZ...
Artık Hagi yazmak sıkıcı olmaya başladı. Yönetimle ilgili gelişmelerin çok ilgimi çekmediğini de daha önce anlatmaya çalışmıştım. Yine de hafta içindeki Adnan Öztürk'ün toplantısı görmezden gelinecek gibi değildi.
Son seçimde Polat'ın rakibi olarak hiç de azımsanmayacak oy alan Adnan Öztürk, gerçekten seviyeli ve Galatasaray'a yakışır bir muhalefet yapıyor. Ancak bunun memleket koşullarında ne kadar geçerli olabileceği de tartışmalı. Nitekim, açıklamalarının ardından muhabir arkadaşların büyük bir bölümü 'Ne demek istiyor ağabey?' diye bana soruyorlardı.
Öztürk daha önce başkan adaylığını açıklarken de böyle 'tutuk' denebilecek bir görünüm verdi ve belki biraz da o nedenle kaybetti. Sözkonusu Galatasaray da olsa bu toplumda insanlar başkan adaylarının 'vurduğu yerden ses getirecek' özellikler taşıması gerektiğini düşünüyor.
Bu nedenle Öztürk'ün 'Sayın başkan, izin verirseniz sizi Galatasaray anlayışı içinde biraz eleştirebilir miyim?' yaklaşımı pek sonuç verici görünmüyor.
Net biçimde 'tekrar adayım' diyemeyişi de camianın ileri gelenlerinin tavrını 'Sen bir kez kaybettin, bu seçimde adayımız başkası olacak' diye okumasından kaynaklanıyor. Kısacası, bu iş böyle olmuyor sayın Öztürk...
Transfer bazen mahveder
26 Şubat 2011 12:44