‘Anfield Stadyumu’nu gezmeye, Everton zamanından kalma eski tribünün altındaki kapıdan başlıyoruz. Daracık kapıdan, basık tavanlı, kare desen değil, dikdörtgen desen değil, şekilsiz, karanlık bir salona giriyoruz. Kapasitesi sadece 45 bin kişi olan bu stadyum o kadar eski ki burayı UEFA standartlarına getirebilmek için resmen ‘gecekonduvari’ çözümler üretilmiş; kafanızı eğerek geçtiğiniz kapıların, VIP konukların ağırlandığı küçük ve basık salonların, daracık koridorların ve en acıklısı, Bill Shankly ve Bob Paisley zamanında takım konuşmalarının yapıldığı efsane ‘boot room’ (krampon odası) yıkılarak kavuşulmuş basın odasının sebebi bu.
Ama rehber konuşmaya başlayınca salon birden büyüyor. Aydınlanıyor. O şekilsiz oda, gözümüzde Buckingham Sarayı’na dönüşüyor: “Bu odaya fotoğrafınızın asılabilmesi için bir Liverpool efsanesi olmanız gerekir. Oynarken efsane olmak da yetmez, futbolu efsane olarak bırakmanız lazım.” Bu yüzden faal olarak futbol oynayan kimsenin fotoğrafı asılamıyor o salona. Misal, Jamie Carragher’ın ya da Steven Gerrard’ın fotoğrafı yok. “Hâlâ futbol oynarken buraya girmeye tek bir kişi hak kazandı” diye gururla gösteriyor sonra: “Robbie Fowler.”
Ama daha gururla gösterdiği başka fotoğraflar var: “Bu Bill Shankly. Bugün Liverpool olduysak bu sadece ve sadece onun sayesinde.” Hemen altında Bob Paisley’nin resmi var: Liverpool’a en çok kupayı kazandıran teknik direktör. Bill Shankly’nin yardımcısı olduğunu ve görevi ondan devraldığını biliyoruz. Ama görevi devralmamak için çok uğraşmış ve sonunda kerhen kabul etmiş. Müzede Paisley özel bölümünde en altta tıbbi aletler duruyor. Meğer Paisley’nin teknik kadroda yer almasının sebebi tıbba merakıymış. Sakatlıkları daha oluşmadan sezebilmek gibi bir yeteneği varmış. Atlara da meraklıymış ve futbolcularla yarış atları arasında özel bağ olduğunu, çok benzeştiklerini düşünürmüş.
Sonra rehberimiz, Shankly’den beri göreve gelen teknik direktörleri gösteriyor tek tek: 10 kişi! Hatta Kenny Dalglish’in ikinci görev süresini ayrı bir teknik adam olarak saydığım için 10 kişiler, yoksa 9 da denebilir. Manchester United’ın durumu da farklı değil. Daha önce gezdiğimiz Rangers da böyleydi. Sonra merakımdan Galatasaray’ın 1959’dan bu yana kaç teknik direktörle çalıştığına bakıyorum: 35 kişi. Hatta Gündüz Kılıç-Coşkun Özarı ve Eşfak Aykaç-Bülent Eken ikililerini tek kişi olarak saydığım halde. Beşiktaş 41 kişiyle çalışmış, 41 ayrı kişi olmayabilir ama 41 ayrı dönem, ‘41 beyaz sayfa’ sonuçta. Fenerbahçe son yıllardaki istikrarına rağmen, sayarken karıştırmadıysam, 53...
‘Veni Vidi Vici’ programı için kısa zamanda farklı ülkelerde çok derbi seyrettik. Hepsi birbirinden farklı; kültürü, tarihi, futbol anlayışı, taraftar profili, felsefesi apayrı takımlar... Ama objektif gözle bakınca hepsinin ortak noktaları yok değil. İlki, taraftarların takımlarına aşkı. Farklı renkleri, tamamen aynı şekilde seviyorlar. Tutkuyla!
İkincisi, finansal zorluklar; Roma satılık, Rangers satılık, St. Etienne, Celtic finansal darboğazda, Ajax eski günlerinde değil, PSV başka kulüpte görmediğimiz ilginç para kazanma yöntemleri yaratmış olsa da hâlâ parasızlıktan bahsediyor. Aralarında en ‘büyük’ olanlar, diyelim Liverpool, diyelim Manchester United, e onlar zaten ‘satılmış’. ‘O başka’ diyebileceğimiz kim var futbol âleminde? Barcelona mı? Sandro Rossell göreve geldikten sona astronomik borçlardan bahsedip, yeni stat projesini rafa kaldırmadı mı?
Ama en büyük ortak nokta bu da değil. Bugün ortada maçlarını ‘derbi’ diye seyrettiğimiz ‘büyük’ takımlar varsa, tek sebebi var: Teknik direktörler. Kabul, kulüplerin efsane olmasında futbolcuların da etkisi var ama futbolcunun en iyisi en fazla Maradona oluyor; bir noktada takım değil, kendisinin tarihini yazıyor. Bu yüzden antrenörün takıma katkısı yüzde 10’dur, yüzde 5’tir laflarına sadece gülüyorum. Futbolun tarihini dün de teknik direktörler yazıyordu, her şeye rağmen bugün de... Başkanın en iyisi, antrenörün en iyisini seçene ve ona sabredene deniyor.
Tarihi kim nasıl yazar?
16 Mart 2011 10:34