Türkiye’de ‘Sil Baştan’ diye oynayan ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ adlı nefis bir film vardır, muhtemelen seyretmişsinizdir.
İlişkileri sendeleyen bir çift ayrılmalarını kolaylaştırmak için beraberliklerine dair anıları zihinlerinden sildirir. Böylece birbirlerini hiç tanımaz hale gelirler. Gelin görün ki zamanla anıların dibindeki tutku depreşir ve duygular yeniden filizlenir. Filmin atmosferi, o absürd teknolojisi, duygusal örgüsü, hatta müzikleri kadar verdiği mesaj da etkileyicidir. İnsan hafızası öyle ‘resetlenebilir’, sil baştan yazılabilir bir şey değildir. Hele de söz konusu olan duygusal, vicdani bağlarsa...
Oysa futbolumuzun tam da böyle bir şeye ihtiyacı var. Malum lig sonu görünmeye başladıkça tartışmalar da kıvamını koyulaştırıyor. Kaybedilen her puana bir öfke seli eşlik ediyor. Şundan eminiz. Bundan sonra şampiyonluk ya da küme düşme yolunda kaybedilen bütün puanlar bir mazerete bağlanacak. Artık, ‘kötü oynadık, kaybettik’ tadındaki kabullenme kipinden çıkıldı, yedi düvelle savaşan ruh hali depreşti. Düşünün bir takım sahaya çıktığında artık hakemlerle, federasyonla, şikecilerle, rakip seyircilerle de maç yapacak. ‘Masa başı ligi’ dediğimiz kesimin en bayıldığı dönemler yani...
Burada işin en kötü yanı şu: Kimse kimseyi oyunun samimiyetine inandıramıyor artık. Ntvspor’daki ‘Yenilsen de Yensen de’ ekibiyle tartışırken fark ettik ki herkesin takıntıları var. Gürcan diyor ki “Biz Beşiktaşlılar hep hakemlerden şikâyet ederiz”. Galatarasaylısı çıkıyor, “Bizim derdimiz federasyonla” diye buyuruyor. Sağ olsun Nihat Özdemir’in de sıklıkla gösterdiği gibi, söz konusu olan Fenerbahçe olduğunda 32 kısım tekmili birden rakip forması giyiyor. Sahada oynanan oyun, masadakinin teferruatı gibi neredeyse.
Peki ne yapmalı? Gayet aklı başında insanlar oturup Fırat Aydınus’a Fenerbahçe düşmanı yaftası yapıştırıyorsa, verilmeyen penaltılardan bir beyit düzülüyorsa, birileri işine geldiğinde ‘kasap havası’ çalıyorsa bununla nasıl baş edeceğiz? Hangisine değinseniz, hemen birileri Amerikan filmlerinin avukatı misali itiraza soyunuyor ve bir sabıka çıkıyor. ‘Sizin de şu maçta şöyle olmuştu’, ‘Geçen maçta ofsayttan siz de gol attınız’, ‘Asıl sizin oyuncunuz kasap’ vesaire... İş uzadığında da hep aynı yere ulaşıyoruz: “Bu ülkede futbol sadece sahada oynanmıyor. İnanmayan üç büyüklerin bir zamanlar oynadığı Ankaragücü, Rize ve Samsun maçlarını yeniden seyretsin.”
İyi de ne yapacağız o zaman? Futbol denen güzelim oyunun sadece sahada oynanan bir şey olduğuna nasıl inanacağız? Her sorunda eski sabıkalar ortaya dökülecekse, bir hata hep tarih boyunca yinelenen diğer hataları çağrıştıracaksa tartışmayı nasıl bitireceğiz? Oysa hepimiz biliyoruz ki, sabıkalar gerçeği aramanın bir parçası olmaktan ziyade mazeret formatında kullanılıyor. Çünkü işimize geleni unutuyoruz, işimize geleni hatırlıyoruz biz.
Bu durumda yapılacak tek şey var. Hafızalarımızı sıfırlayacağız. Bilgisayar diliyle söylersek formatlayacağız. Teşkilatı Mahsusa’dan kalma fişleme alışkanlığımızı bırakacağız. Türk futbolunda bir milat belirleyeceğiz ve diyeceğiz ki, o günden önceki yapılanlar zamanaşımına uğradı. Önce itiraflara başlayacağız, kirli çamaşır sergisi açacağız. Yani bir bir hatırlayacağız, sonra da teker teker unutacağız. Yeni bir başlangıç için sabıkaları yırtacağız. Aksi takdirde masa başı ligi, hele de ligin bu zamanlarında, hep gerçek futboldan rol çalacak.
‘Sil Baştan’ filmi hafızaları teknolojiyle sıfırlamaya çalışıyordu ve sonunda söz konusu olan duygularsa bunun imkansızlığından dem vuruyordu. Doğrudur, bu iş makineyle olmaz. İnsanın kendi özgür iradesiyle olur. Silmek/af etmek otomatik olarak yapılmaz. Efor gerektirir. Bugüne dek bu ülkede muktedirler, hep dışarıdan yapılan müdahalelerle hafızaları silmeye çalıştı, olmadı. Duygusal bağlar, vicdanı sorumluluklar her türlü format girişimine direndi. Bugünden sonra da durum değişmeyecek. Gönüllü beraberlik kurulmadıkça, hafızalar sabıkaları hep korumaya alacak. İşte bu yüzden iyi niyetin, hakkaniyetin yeniden hâkim olabilmesi için önce konuşmak, sonra da susmak şart.