sözü salt onların turnuva takımı olmaları üzerine söylenmiş olamaz. Lineker'in dudaklarından dökülen sözler onun "medyatik hafızası'nın" dehasıdır.
Almanya, Dünya Kupası ve Avrupa futbol şampiyonası gibi turnuvaların patronu olmakla ünlüdür ve onların oyunun son dakikasına kadar kazanmayı hedefleyen karakteri rakipleri için her zaman sorun olmuştur. Benzer bir sorunu en son 2008'de Basel'de yaşamıştık.
Zaman zaman medyadaki yakın dostlarım Alman futboluna duyduğum hayranlığı alaya alırlar. Onlara göre, İtalya, İspanya ve İngiltere barındırdıkları oyuncuların dünya starı olmaları nedeniyle Almanya'dan çok öndedir. Ülkedeki vergi kanunları yüzünden yıldızlara para yetiremeyen Alman kulüpleri Orta Avrupalı ortalama isimlerle kurdukları takımlarla tribünlere büyük kalabalıkları çekmeyi başarırlar... Sanırım duyulan beğeninin temelinde bu yatar.
Almanya'da seyircinin milli takımla ilişkisi kendi takımıyla kurduğu ilişki ile kıyaslandığında arada büyük uçurum yoktur. Mesela bizim izleyici Milli Takım'ı stata izleme konusunda dünyanın en tembelidir. Milli takım taraftarı yaratamayan bir futbol ükesiyizdir. Dünyanın en büyük derbisinin bizde olduğuna inanan, milli takımını dünya şampiyonu ile oynarken bile yalnız bırakan tuhaf bir masa başı milliyetçiliğimiz vardır.
Alman futbolunun dinamizminin Sepp Herberger'le kurulan felsefenin ürünü olduğunu futbolu yakından takip edenler bilir. Herberger'in savaş sonrası yıkılan Almanya'yı ayağa kaldıran futbol devriminde büyük payı vardır. 1954 Dünya Kupası şampiyonluğunun ardından, 1966'da görevi yardımcısı Helmut Schön'e bırakması eşsiz bir tevazudur. Schön Alman takımının yakın tarihe damga vuran "kazanan takım" imajını güçlendirip, yerini tıpkı hocası gibi yardımcısı Derwall'e bırakır. 1984'e kadar olan bu sürede Alman Milli Takımı'nın "kurumsal hafızası" oluşmuş, daha sonraki dönemlerde Ribbeck'ten Vogts'a milli takımın teknik karakterini çizen mimarlar o felsefenin ürünü olarak kalmışlardır.
Her Alman'ın milli takımını kendi takımı kadar sevmesi ve desteklemesi için yeter bir iş değil midir?
Belki bu yüzden futbol "sonunda Almanların kazandığı bir oyundur..."
Konuyu bize getirip bağlıyorum, Fatih Terim döneminin ardından ilk kez dün akşam sahaya çıktık. Hiddink yeni teknik direktörümüz ve birçokları yardımcısı Oğuz Çetin vasıtasıyla Milli Takım'ın uzaktan kumanda edildiğini iddia edip yorumlar yapıyor.
Salı günü Oğuz Çetin'in basın toplantısında dile getirdiği "Milli Takım'ın kurumsal hafızası" sözü bu yazıya ilham vermiştir. Öyle ya yıllardır Milli Takım'ın yardımcı hocaları esas hocaların görevi bırakmasının ardından işin başına atanmamış ve hemen hemen hepsi ligde bir takımın başına geçmek zorunda kalmışlardır. Yıllardır milli takımlar lige hoca yetiştiren kurum özelliğine bürünmüştür.
Bir önceki dönemde görev yapıp Milli Takım'da Hiddink'le çalışacak olan Oğuz Çetin'le belki bir başka evreye geçiyoruz. Çetin, bizzat Hiddink'in istediği adam. Yani akıl ve mantık yoluyla Çetin'i göreve tekrar çağırması Hollandalı hocanın bir önceki dönemin başarısına yaptığı vurgudur bir bakıma..
İşte tam Oğuz hocanın dilinden dökülen "kurumsal hafıza" kavramına büyük hizmet verecek bir icraat yapmıştır Hiddink..
Bu bile yeter. İdari anlamda bakılacak olursa Bıçakcı, Ulusoy, Doğan federasyonlarında çalışmış, bugün Özgener federasyonunda çalışmakta olan isimler mevcutken, işin teknik tarafında halkanın sürekli kopuyor olması acayip tuhaf bir durumdur.
Altyapı istihdam karmaşası sürerken, "A" düzeyde kendi burada olmasa bile seçimiyle Milli Takım hamuruna kattığı mayadan dolayı Hiddink'in büyük hizmeti olmuştur.
Bizde devrimciler hep yabancı değil midir? Derwall, Piontek iki değerli hoca kazandırmıştır, Hiddink de en azından benzeri için adım atmıştır.
Hiddink üzerine ileri geri konuşurken Oğuz hocayı önemsizleştirmeyelim.
2008'deki geri dönüşün krallığı şifrelerini o biliyor. Belli ki onun ne bildiğini de Hiddink biliyor.
Bu arada Oğuz hocanın yeni bir "Oğuz Çetin" olma fırsatını iyi kullanması gerektiğini de medyatik hafızamız bize hatırlatmıyor değil.
Yeni dönem hayırlı olsun