Bu ülkede ‘başka türlü bir şey’in mümkün olup olmadığını kime sorsa, “Zor arkadaşım” yanıtını alırdı Bernd Schuster.
Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi burada da ‘bir’in her şey, ‘bir’den sonrasının hiçbir şey olduğunu söyleyecek birileri mutlaka çıkardı. Dilini buna göre kursa, hepimize çok şey öğretebilirdi.
Evet, memleketin ‘öğrenme’ konusunda ciddi sorunları var. Ancak doğru ve üslubunca anlatıldığında öğrenmeye meraklı epey insanı da yok değil.
Beşiktaş’ı oynatmaya çalıştığı futbola sözüm yok. Her yeni hoca hele de yaban diyarlardaysa başta mutlaka ciddi zorluklarla karşılaşır. Buna da sözüm yok...
Lakin Beşiktaş’ta işler iyi gitmezken “Çözüm konusunda hiçbir fikrim yok” türünden yarı alaycı bir dille bu takıma gönül verenlerin futbol üzerinden hayatla kurmaya çalıştıkları ‘umutlu bağı’ hiçe saymak, ancak ‘kibir’li olmakla açıklanır.
Galatasaray’dan gönderilen Rijkaard’ın anlatan, gerekçelendiren, öğretmeye çalışan diline karşılık, Schuster’in tepeden bakan, alay etme sınırında duran ve herkesi cahil yerine koyan dili...
Muhalif yanı da var
Yine de enteresan tutumları yok değil hocanın. Şu boynuna takmadığı akreditasyon kartı misali...
Devletin denetleme mekanizmalarının ideolojik arka planı karmaşıktır. Örneğin, hırsız arayan polisin olur olmaz yerde arabamızı durdurup didik didik aramasının ardındaki temel gerekçe aslen bizim güvenliğimiz değildir. Tam tersine, gerekçe, devletin her an her yerde ensemizde olduğunu iliklerimize kadar hissetmemizi sağlamaktır.
Akreditasyon ve güvenlik kartlarının ardındaki temel gerekçe de bundan farklı değildir. Yani sahaya ‘tanımadık’ biri girmesin diye Fatih Terim’in, Samet Aybaba’nın vd. boynuna taktırılır bu tuhaflık. ‘Tanınmayanla tanınan arasında bir tür ‘eşitlik’ yaratmak isterler akıllarınca.
Şuna benzer biraz da, okul önlüklerinin aynılığı çocuklar arasında fark olmadığı illüzyonu yaratır. Oysa gerçek fark, paralı çocuk kantinden alışveriş yaparken ya da yoksul çocuğunun ayağındaki paralanmış ayakkabıdadır... Ama bu derin ‘fark yarası’ görmezden gelinir.
Schuster’in ya da Mourinho’nun boynuna asılan levha kimseyi korumadığı gibi oyunu da korumaz. Boyuna asılan levhayla söylenen şudur; “Bu oyunu biz yönetiyoruz...”
Elbette, “Schuster bir sözleşme imzaladı ve ona uymak zorunda. Kural herkes için kuraldır” denebilir. Bu tez doğru gibi görünse de yanlıştır. Çünkü akıldışı olan hiçbir şeyin yaşama şansı yoktur. Biliriz ki, her kural yıkılmak için vardır ve hiçbir kral itmeden düşmez...
Schuster’in sitemi Lucescu’nun kaderi
Haklı olarak dert yanıyor Schuster, “Trabzon ve Bursa defans yapıp, bir hata bekleyerek gol atıyorlar” diyerek. Defans yapmadan elbette futbol oynanmıyor ama ‘ağır defans yaparak kazanmak’ da çoğu zaman izleyene tat vermiyor ki...
Evet bu ülkede bu formülle kazanılıyor. Çünkü, ülke futbolcusunun kalibresi bunu aşabilecek çap ve ebatta değil. Yine de içi biraz ferahlasın diye şunu hatırlatabiliriz Schuster’e... “Ceza sahası önünde kümelen, topun arkasına geç, fırsat bulursan kaç ve golü at”, formülünün en iyi uygulayıcılarından biri de Mircea Lucescu’ydu. Hatta iki takımı da şampiyon yaptı. Ancak, ikisinden de kovuldu!..
Dert etmiyordur ya, hakikaten etmemeli. Burası tuhaf bir ülke, her şeyi ve herkesi demogoji batağında un ufak ederler kısa sürede...
İki kıymetli yazı için bir teşekkür
Önceki gün ve dün şahane iki yazı vardı Milliyet Spor’da. Üzerinden geçmekte, tekrarlamakta sonsuz yarar var. İlki Attila Gökçe’ye aitti. ‘Ahbap-çavuş ilişkileri’nin anavatanı Türkiye’de Milli Takımlar İdari Koordinatörlüğü’ne Okan Buruk’un getirilmesi için “anlayamıyorum” diyordu... Elbette anlıyordur Attila Gökçe ama zerafeti sözü böyle kurmayı emrediyordur.
Nasıl anlamaz insan. Herkesin kolaylıkla herşey olabileceği, “Yeterli mi, değil mi?” sorusunun anlamını yitirdiği bir ülke burası. ‘Yeterlilik’ birilerinin seni uygun bulması demek bu topraklarda. Bilgi, görgü, liyakat önemli olsa memleket futbolu, eğitimi, sağlığı bu halde olur muydu?
İkincisi benzer bir bağlamda Ercan Güven tarafından, kısacık ama oturaklı yazılmıştı. O, yorumcu olarak Hakan Şükür’ün Galatasaray - Denizli maçını heba etmesine takmıştı. Ben ise Erdoğan Arıkan’ın pasörlüğüne! İnsanda maç izleme zevki bırakmamak için herhalde bu kadar samimiyetle gayret edilir. Allah aşkına, susun da şu maçları izleyelim. Yemin ederim sizin kadar anlıyoruz futboldan...
Yapmayın! Siz kardeşsiniz
Beşiktaş - Kasımpaşa maçından biri enteresan diğeri hayli komik bulduğum iki anekdot;
Maça girişteki arama noktasında polis - taraftar diyaloğu:
Soru: “Alkol mü aldınız?”
Yanıt: “Evet, biraz...”
Soru: “Sarhoş musunuz?”
Yanıt: “Sanırım biraz...”
“GEÇİN!!!!”
Maçın ilk yarısının ortalarına doğru fizikleri ve uzaktan vesikalıkları birbirine benzeyen Kasımpaşalı Keller ile Beşiktaşlı Ernst, kapalı tribün önünde bir faul nedeniyle karşılıklı olarak inceden ‘horozlandılar.’ Arkamdaki mizah sahibi çaktı espriyi; “Yapmayın! Siz kardeşsiniz!..”
Kibirli bir dil!
12 Kasım 2010 10:12
İlgili Haberler
Chicago'dan Beşiktaş'a selam var
Beşiktaş'ta yeni sezon formaları tanıtıldı
Beşiktaş'ın Trabzonspor ile oynaması, Lyon maçını olumsuz etkiler mi?
Fenerbahçe - Beşiktaş rekabetinde unutulmaz Beşiktaş golü hangisi?
Yeni Amasyaspor'dan gözdağı