Karşılaşmanın ilk 20 dakikası dolduğunda olası bir fiyaskonun dökümünü çıkarmaya hazırlanıyorduk: 11 kişinin 6'sı ya takımlarında oynamıyor ya da formsuz... Onların yüzünden öteki 5'inin de iyi oynaması mümkün değil... Oyun taktiğimizi anlamak zor... Ne yapıp da bu maçı kazanacağız? İyi ki rakibimiz Kazakistan! Yoksa...
Daha önce bir soruşturmayı yanıtlarken oyuncu seçme ve takım kurma hakkının tamamen hocada olduğunu belirtip bu konudaki eleştirilerin büyük bir bölümünün yersiz olduğunu vurgulamıştık. Ancak dün akşam sahaya çıkarılan kadro yapılabilecek her türlü eleştiriye açık gibiydi. Türkiye'nin çıkarabileceği en iyi Milli Takım buysa Allah selamet versin! Bu rahatsızlık iki harekette ortadan kalkıverdi. İlk golümüzde rakibin savunma yetersizliği daha belirgindi ama ikincide Hamit Altıntop'un vuruşu uzun yıllar unutulmayacak güzellikteydi. Hamit'in öyle bir golü Almanya ya da Belçika'ya atması halinde bütün Avrupa bunu konuşuyor olabilirdi. Rakibe karşı tartışmasız bir teknik üstünlüğümüz varken uzun toplarla sonuca gitmeye çalışmanın anlamı neydi, çözmekte zorlandık. Üstelik bu, Hiddink'in oynatmak istediği futbol da olamazdı. Teknik direktör kim olursa ve ne derse desin bizim oyuncuların içlerinden geldiği gibi oynamasına engel olunamıyor.
Gerek kulüp takımlarımız gerekse Milli Takım için gündeme getirilen sistem, taktik, şu bu, hepsi fiyakalı laflar, o kadar! Sahada bunların bir karşılığı yok. Biz entelektüel tatmin olsun diye bir şeyler yakıştırmaya çalışıyoruz. Bundan etkilenen okurlar da neye uğradıklarını şaşırıyor.
İkinci yarının başında da Milli Takım sahaya maç bitmiş de seyirciyi selamlamak için çıkmış gibiydi. Bu nedenle Kazaklar her geçen dakika biraz daha umutlanarak kalemize gelmeye başladılar. Kimilerinde Onur'un başarısı, ötekilerde vuruş becerisinin azlığı gol yememizi önledi ama savunmamız seyirciydi.
Oyunun bu bölümünde ev sahibi takımın futbol dışı sertliklerine hakemin seyirci kalışı, Belçika maçına Arda ve Emresiz çıkmak zorunda kalabileceğimiz endişesini doğuracak nitelikteydi. Çözüm, bir gol daha atıp rakibin direncini kesin olarak kırmaktı. Bunu uzun süre yapamadığımız gibi kalemizdeki tehlikeler de sürdü.
Özellikle her duran top organizasyonunun yüreğimizi ağzımıza getirmesi artık utanılacak bir hal almaya başladı. Ülkenin en iyi oyuncularından oluşturulan bir ekibin, taş çatlasa Bank Asya 1.Lig düzeyindeki rakip karşısında bu sıkıntıları çekmesi inanılır gibi değil. Sanki bu çaresi olmayan bir hastalık!
Bu bölümde oyuncu değişikliğine gitmeyen Hiddink'in çok erken eleştirilmeye başlanması kimseyi şaşırtmasın. Ondan beklentilerimiz çok daha yüksek. Daha önce çok daha rahat yendiğimiz grubun 6. kategori takımı karşısındaki bu dağınıklıktan mutluluk duymamız da gerekmiyor.
Yapılması gerekeni ancak yarım saatlik bir azaptan sonra becerebildik. O golü Nihat'ın atmış olması hem bu futbolcuyu hem de hocasını kurtaran bir etkendi. Onun dışında da rakip kale önünde pek az görünebildik. Hadi, 4 gün sonraki maçı düşünmeye başlamıştık, diyelim. Ne olursa olsun bir turnuvaya kazanarak başlamak önemlidir. Üstelik bunu deplasmanda becermek daha da değerlidir ama hepsi o kadar! Gollerin dışında futbol adına sözü edilmeye değer pek az takımımız bizi haliyle Belçika maçı için endişelendirdi.