Futbol skorsuz bitebilen ender oyunlardan biri. Belki de teki... İzleyenlerin ilgisini ‘gol olasılığı’ ayakta tutuyor. 0-0 biten bir maç gol olasılıklarının bolluğu yüzünden izleyene zevk verebiliyor. Tersine, 5-4 biten bir maçı bir kez daha tekrarından izlemek kimseye ilginç gelmiyor. Futbol, hayat gibi, anı anına, şimdiki zamanda yaşanan bir şey çünkü.
Güzel futbol da olurmuş
Galatasaray ve Bursaspor her anı ilgimizi ayakta tutan, zevk veren bir maç yaptılar geçen hafta. ‘Bu saatten sonra iyi futbol olmaz’ büyük Türk atasözünü yerle bir ettiler. ‘Kazanmaktan başka çareleri yoktu’ diyebilirsiniz. Ne var bunda?
Şampiyon olmak, Avrupa’da bir şeyler yapmak için kazanacak futbol oynamak zorundasınız zaten... Bütün bunlar elbette o maçı bize hediye eden futbolcuların ve teknik direktörler Rijkaard ve Sağlam’ın emeklerini gölgelememeli.
Bursaspor, Hüseyin’i de geriye çekerek üç stoperle ve hızlı iki bekle savunmasını sağlam tutan bir takım. Son maçlardaki Zapo tercihi de İBB karşısındaki gibi kolay ve erken gol yememek için bir önlem... Bu durum atağı da şekillendiriyor.
Güzel futbol da olurmuş
Galatasaray ve Bursaspor her anı ilgimizi ayakta tutan, zevk veren bir maç yaptılar geçen hafta. ‘Bu saatten sonra iyi futbol olmaz’ büyük Türk atasözünü yerle bir ettiler. ‘Kazanmaktan başka çareleri yoktu’ diyebilirsiniz. Ne var bunda?
Şampiyon olmak, Avrupa’da bir şeyler yapmak için kazanacak futbol oynamak zorundasınız zaten... Bütün bunlar elbette o maçı bize hediye eden futbolcuların ve teknik direktörler Rijkaard ve Sağlam’ın emeklerini gölgelememeli.
Bursaspor, Hüseyin’i de geriye çekerek üç stoperle ve hızlı iki bekle savunmasını sağlam tutan bir takım. Son maçlardaki Zapo tercihi de İBB karşısındaki gibi kolay ve erken gol yememek için bir önlem... Bu durum atağı da şekillendiriyor.
Bek ya da açık olsun kanat oyuncularına atılan uzun ve derin toplarla baskın ataklar yapmaya çalışıyor Bursa. Beceremediklerinde sıkışıyorlar, becerdiklerinde zevk veriyorlar. Galatasaray maçında olduğu gibi. O maçı güzel yapan da buydu... Alanı ve topu kontrol edip iyi futbol oynarsınız. Ama bir de zamanı kontrol edip ivmeyi yükselttiğinizde oyunu güzelleştirirsiniz.
Hızlı atağa çıkan her takım gibi bol bol serbest atış ve korner kazanıyor Bursa. Kazanınca da uzun adamlarını ileri yollayıp duran top setlerini devreye sokuyorlar. Oyunu hızlandırarak deplasmanda Beşiktaş’ı ve Fenerbahçe’yi 3-2 yendiler. Galatasaray maçı da 3-2 bitebilirdi pekâlâ... Neden olmadı?
Birincisi savunmanızı geride tutunca atakta yalnız kalıyorsunuz. Sürpriz adam çıkmıyor, rakip savunmanın dengesi bozulmuyor, dönen topları alamıyorsunuz. İkinci yarıda Hüseyin biraz ileride bastı, Bursa dönen toplardan pozisyon buldu.
İkincisi, bizim futbolcular son pozisyonlarda hâlâ bireysel içgüdüleriyle oynuyorlar. İyi gelişmiş bir atağı kale önünde iyi bitiremiyorlar. Altyapıdan beri bitiriş setleri çalışmıyorlar çünkü. Savunmanın, orta alanın taktik kondisyon sorunu var, forvetlerin yok sanki. Üstelik egemen kültür ‘o gol kaçar mı’, ya da ‘muhteşem attı’ diye oyuncuları tek tek yorumlayarak ya darağacına ya da tahta çıkarttığı için futbolcu gol işini bireysel bir iş olarak görüyor. Atanın şahsi bir malıymış gibi golü birilerine hediye etmesi, kaçıranın da kişisel bir suçmuş gibi herkesten özür dilemesi bundan... Zamanında Ronaldo’nun şimdi ise Nani’nin Manchester United’daki performansına bakın. Messi’yi yakından izleyin. Nasıl yeteneklerini takım oyunu içinde parlatıyorlar.
Neyse, Bursaspor yine de takım gibi takım.
Galatasaray ise tam tersi... Bursa maçında savunmayı ileri çıkartmadılar. Çünkü ileri çıkarttıklarında kolay gol yemekle eleştiriliyorlardı hep. Flaş transfer furyasında unutulan orta alan Mehmet Topal ve Mustafa Sarp’ın sırtına bindi koca sezon boyu. Bursa da savunmayı ileri çıkarmayınca orta alan boş kaldı ve top bir kaleden öteki kaleye çabuk gitti ama bu sefer de kale önlerinde sıkıştı. Atakta ise Galatasaraylı futbolcular zaten birbirlerine bakarak oynamıyor hiç. Kendilerini göstermek için oynuyor.
Galatasaray oyun anlayışları kargaşası yaşadı sezon başından beri. ‘Fetret sezonu’ yani... Rijkaard’ın, geldiğinde 4-3-3 diye açıkladığı, eski Milan ve yeni Barcelona’dan aşina olduğumuz bir futbol anlayışı var. Bunun dışında tek tek yıldız transferlerin birlikte getirdikleri oyun anlayışları var. Üstelik bunlar Cimbom’da yeniden parlama fırsatı arayan sönmüş yıldızlar. Kendi dertlerindeler kısacası... Gol yeriz diye ödü patlayan, Fenerbahçe’ye yenilince ise varoluş krizi yaşayan yöneticilerin futbol anlayışı var bir de. Bu psikolojinin sahadaki temsilciliğini üstlenmiş altyapıdan yetişme futbolcular var. Kendi olmakla, Metin Oktay olmak ve Emre B. olmak arasına sıkışmış olan ve bunun sahaya yansımasını engelleyemeyen Arda var.
Sonuçta Galatasaray’ın eklektik bir top oynamasına, sadece sezon boyunca değil, bir maç içinde de çok farklı kimlikler göstermesine şaşmamalı. Rijkaard kalacaksa altyapıdan ya da dışarıdan tanınmamış futbolcularla kurmalı takımın iskeletini. Kendi anlayışını başka türlü yerleştiremeyecek gibi.
Düdüksüz kartsız maç istiyoruz
Galatasaray-Bursaspor maçının kötüsü ise hemfikir olunduğu üzere hakem Bünyamin Gezer’di. Özellikle kondisyonunun giderek azaldığı ikinci yarıda bir sürü gereksiz faul düdüğü çaldı, durdurduktan sonra oyunu yine aheste başlattı. Kısacası oyunun temposuna uyamayınca, oyunu kendi temposuna uydurmaya çalıştı. Bu da bana hiç sürpriz olmadı.
Hakemliği ‘şunu çaldı, bunu çaldı’ diye değerlendirirsiniz, sonunda iş bir düdük çalma oyununa döner. Hakem de ‘hata yapmayacağım’ diye ona buna düdük çalar, kart gösterir.
Oysa hakem hata yapmaz, futbolcu hata yapar. Hakem ise bunları süzer ya da süzemez.
Hakemin asli görevi oyunu oynatmaktır.
Hakemin en az hata yaptığı değil, en az düdük çaldığı maç güzel maçtır, iyi maçtır... Duran anların da oyundan sayıldığı, kronometrenin durmadığı ender sabit süreli oyunlardan biri futbol. Onun için gerçekten oynanan süreyi arttırmak futbolcular kadar hakemin de elinde.
Gezer kart gösterme işini öyle abarttı ki, Neill’in kırmızı kart gördüğü faulde atış öncesi yer almak için itişen futbolculara kart gösterip Zapo’yu attı. Bu aslında futbol oyununun özüne ihanetti. Futbol göğüs göğüse, beden temasıyla oynanan bir oyun. Gezer’e ve onu beğenenelere kalsa futbolcular birbirinden ayrılmalı, voleyboldeki gibi bir sınırın iki tarafına dizilmeli. Hakem de koltuğa oturup aheste maç yönetmeli.
Kara mizahın yüzü kızardı
Galatasaray-Bursa maçının çirkini ise zehir hafiye yorumculardı. Keita’nın bilerek gol atmadığına, tersine kendi kalesine gol atmaya çalıştığına hükmedenler çıktı. ‘Sercan’ı takip edeceğim, bakalım gelecek sezon hangi takıma gidecek’ diye aklımıza çentik atan hazretler oldu. Aynı çentiği Kasımpaşa-Fener maçında Yekta için attı bu otorite. Yani eskaza Sercan Galatasaray’a, Yekta Fener’e transfer olsa geçen haftaki maçları satmış olacaklar. Kanıta manıta falan gerek yok.
Galatasaray-Bursa maçının çirkini ise zehir hafiye yorumculardı. Keita’nın bilerek gol atmadığına, tersine kendi kalesine gol atmaya çalıştığına hükmedenler çıktı. ‘Sercan’ı takip edeceğim, bakalım gelecek sezon hangi takıma gidecek’ diye aklımıza çentik atan hazretler oldu. Aynı çentiği Kasımpaşa-Fener maçında Yekta için attı bu otorite. Yani eskaza Sercan Galatasaray’a, Yekta Fener’e transfer olsa geçen haftaki maçları satmış olacaklar. Kanıta manıta falan gerek yok.
Biliyorsunuz, yıllarca hakemlik yapmış bir otorite Alex’in yakın dostu olduğu için Bobo’nun penaltıyı kaçırdığına hükmetmişti önceki hafta. Ondan aşağı kalmamaya çalışan başka biri de, Kasımpaşa kalecisi Murat’ın Fenerbahçe’den yediği golden fena halde ‘rahatsız olduğunu’ söyledi. Neymiş ağır hata varmış. O zaman biz de geri dönüp bu otoritelerin zamanında yönettiği ve hata yaptığı her maçtan rahatsız mı olalım!
Bunlar maalesef polemik zekasından da yoksunlar... Fanatiklerin önüne yem diye attıkları futbolcu sesini çıkartıp hakkını koruduğunda hemen pısıveriyorlar. ‘Öyle demedim, böyle yazmadım’ diye geri kaçıyorlar. O durumda da GS-FB maçından sonra, ‘Leo Franco’nun yediği gol çok şüpheli, araştırılsın’ diye buyuran başka bir otorite akıl veriyor. ‘Sallayacaksan yabancılara salla’ gibisinden. Neymiş, yerliler ve çevresi yorumları takip edermiş, yolda karşılaştıkları hesap sorarmış, yabancının ise umurunda değilmiş, falan filan.
Ne yapalım, ifade özgürlüğünün tepesinde RTÜK gibi kılıçların sallandırıldığı, kara mizahın kara zindanlara atıldığı yerde, panayır meddahlarıyla idare etmek zorunda kalıyoruz.