Derbi sonrasıyla ilgili olarak herhangi birşey yazmak içimden gelmiyor. ('Bu Fener şampiyon olur' ve 'Alex gibisi yok' türünden üstün zekâ örneği ve olağanüstü ileri görüşlü bazı yorumları okuduktan sonra insan bu işi yapmanın da komik olduğunu düşünmeden edemiyor...)
Birkaç değişik noktanın hepsini Uğur Meleke kardeşim değerlendirdi. Özellikle Gökhan Gönül'ün Arda oyuna girerken onu sahici bir hoşnutlukla karşılaması maçın en hoş yanıydı.
Milli Takım'dan arkadaşı da olsa maçta kendisini sıkıntıya sokacak bir rakibin futbola dönüşünü sevinçle karşılamak bizim spor kültürümüzde yeri olan birşey değil. Malum, biz 'vur, kır, parçala/bu maçı kazan' ya da 'ölmeye ölmeye geldik' kültürünün temsilcileriyiz. Böyle insani durumlardan pek hoşlanmayız.
Galatasaray'ın bir teknik direktörü varmış gibi görünse de öyle birinin olmadığını haftalardır biliyoruz. Olmayan bir adamın 106 yıllık tarihe kara üstüne kara sürmesine seyirci kalan yönetim herhalde bunun hesabını nasıl vereceğini biliyordur. Bunu çok yaklaşan mali ve idari genel kurulda göreceğiz.
Kazım-Alex farkı derbinin üzerinde durulmaya değer noktalarından biriydi. Henüz takımına hiçbirşey kazandırmış biri değil Kazım. Attığı gol tarihî değerde olabilirdi ama maçın kazanılması koşuluyla... Alex'in bugüne kadar neler yaptığı da ortada. İşte o da gol atıp takımına maç kazandırdı. Ancak altın değerindeki golün ardından adam gibi sevinmeyi de bildi. Kazım günün birinde bunları da anlayabilirse birşeyler olabilecek...
Galatasaray için durumun ne kadar tehlikeli bir hal aldığını önümüzdeki birkaç maçı düşünerek daha iyi görebiliriz. Sizce bu takım deplasmandaki MP Antalyaspor ve içerdeki Trabzonspor maçlarını kazanabilir mi? Peki o zaman hâlâ bu takımın bir teknik direktörü varmış gibi davranabilir misiniz? Yoksa 'biz ne yaptık?' diye başınızı vuracak duvar seçmeye mi çalışırsınız?
Milan Baros'u hiçbir zaman yararlı bir adam olarak görmedim. Evet, bu ülkede gol kralı olduğunu da biliyorum ama takımın en büyük yıkımlarında rolü olduğu da gözümün önünden gitmiyor. Ali Sami Yen'de yaşanan belki de en büyük skandal olan 5-2'lik Kocaelispor faciasında başrol oynadığını defalarca hatırlatmak zorunda kaldım. Aynı sezon Ankara'daki küme düşmüş Hacettepe yenilgisi gibi bir rezalette de payı az değildi. (Dönüşte uçakta birlikteydik. En küçük bir üzüntü belirtisi bile taşımadığının tanığıyım.)
Sadece bunlar değil, gördüğü kırmızı ve sarı kartlar toplamı, başka herhangi bir forvet oyuncusunun 20 yıllık futbol hayatında yaşaması mümkün olmayacak türden rezaletlerin yekununa varmış durumda. Hayır, Hakan Şükür'ü filan örnek göstermeyeceğim, bu memleketin en hırçın forvetinin dosyasına bile bakabilirsiniz...
Galatasaray'ın son 3 sezonda yaşadığı perişanlıkta Baros'un çok ciddi bir payı var. Çünkü yaptıkları ve yapamadıkları tam anlamıyla yıkıma yol açıyor. Yok yere görülen kartlar, kaçırılan akıl almaz fırsatlar, takım oyuncusu olmayı zerre kadar umursamayan hareketler... Gerçeği anlamak için fazla zahmete gerek yok: Böyle biri olmasa Şampiyonlar Ligi kazanmış birini Türkiye'ye kim gönderirdi?
Sarı Kırmızılı takımın olmayan teknik direktörüyle ilgili birşeyler söylemenin anlamı yok ama Yekta'yı çıkarıp Ayhan'ı sokarken Hacı Hasdemir arkadaşımla aynı anda aynı şeyi söylediğimizi aktarmak istiyorum. Ne söylediğimizi yazmayayım, kolaylıkla tahmin edebilirsiniz. Teknik direktörlük denilen işi becerememenin bu kadarını ilk kez görüyoruz. Üstelik milyonlarca insanı bu işkenceden kurtarabilecek bir güç de yokmuş gibi...
Bütün öteki ve bitmez tükenmez saçmalıkları bir yana bırakın, maçta değişiklik yapıldığında ilk girmesi gereken adam Pino. Çünkü daha bir önceki maçta gol atmış ve bu doğrultudaki özellikleriyle rakibi korkutacak bir adam. Bunu ilk maçta da göstermiş ayrıca. Onunla ikinciyi bulup maçı rahat kazanmak mümkün ama kime anlatabilirsiniz ki...
İşkence bitmeyecek mi?
22 Mart 2011 11:06