Hagi'nin bu sezonki 9 haftalık serüveniyle ilgili olarak yaptığım eleştirileri unutmuş değilim. Hatta bunları çok ağır bulan okurlarla bazı diyaloglarımız da oldu.
Ona karşı herhangi bir olumsuz düşüncemin olması mümkün değil. 1996'dan bu yana yaklaşık 15 yıllık bir hukukumuz var. Doğru yaptığına doğru demek, yanlış gördüğümün de öyle olduğunu söylemek gibi bir gazetecilik anlayışı içindeyim.
(Önceki gece birlikte top oynadık diye de onunla ilgili düşüncelerimin farklılaşması mümkün değil. O maçın öyküsünü daha sonra yazacağım.)
Hagi işe çok ters bir noktadan başladı. Fenerbahçe ve Antalyaspor maçları 'kazasız' denilebilecek biçimde geçildikten sonra üst üste gelen kayıplar konusunda oyuncuları suçladı. Üstü kapalı bile sayılamayacak ifadelerle enkaz devraldığından bahsetmeye başladı. Oyuncularını hep aslanların önüne attı. Bunun sonucunun ne olacağı baştan belliydi.
Neyse ki ilk yarının son maçında deplasmandaki Konyaspor galibiyeti ve kupada da Gaziantepspor deplasmanından kabul edilebilir bir sonuçla dönüldü de yerini korumayı başardı. Yoksa şu günlerde Romanya'daki futbol okulu ile daha yakından ilgilenme fırsatını bulmuş olabilirdi.
Bütün bunlar olup biterken Hagi'nin olumlu hiçbirşey yapmadığını söylemek elbette ki haksızlık. Özellikle ligin devre arasında Antalya'daki kamp çalışmalarında nasıl canını dişine taktığını görmemek için çok insafsız olmak lazım. Dahası Sarı Kırmızılı takımın başına geçtiği şu 3 aylık sürede saçlarının nasıl beyazladığını şaşkınlıkla izliyoruz.
Yani Hagi bu işi çok yürekten ele almış durumda. Ancak bu yeterli olmayabiliyor. En yakın örneği Bülent Korkmaz dönemi. Efsane kaptanın bu konuda Hagi'den daha az yürekli olduğunu kimse söyleyemez ama sonuç ortada. Demek ki Galatasaray'ı başarıya götürebilmek için yürekten çok daha fazlası gerekli. Hagi bu olağanüstü çabasına onu da katarsa işi toparlamakta zorlanmaz.
Hagi'nin çektiği sıkıntının önemli bir boyutunu sakatlıklar oluşturuyor. Bu kapsamda Milan Baros'un durumu da tartışmalı hale gelmiş bulunuyor. Okurlarım bilir, Baros pek bayıldığım bir adam sayılmaz. Evet, onun yokluğunun Galatasaray'a ne kadar pahalıya mal olduğunu bilmiyor değilim ama önceki sezon varlığı da pek ucuza gelmemişti.
Galatasaray'ın Ali Sami Yen'de yaşadığı en büyük utançlardan biri olan 5-2'lik Kocaelispor yenilgisinde Baros'un çok büyük payı vardı. Hem iki topu boş kaleye atamamış, kaçırdığı penaltıyla da takımının o sezonki çöküşünü hazırlamıştı. Ankara'da 2-0 kaybedilen Ankaraspor karşılaşmasında da yine akıl almaz goller kaçırmış, bu özelliğini bütün sezon sürdürmüştü.
Yani Baros oynarken her durumda harikalar sergileyen bir adam değil. Dolayısıyla ondan gelecek hayır Allah'tan gelsin gözüyle de bakılabilir. Elbette ki iyi bir Baros'a kimse olumsuz bakamaz ama böyle Godot'yu bekler gibi bütün umutları onun dönüşüne bağlamanın da bir anlamı yok. Onun varmış gibi görünüp de gerçekte yok oluşu Galatasaray'a çok daha büyük zarar veriyor. Bu iş bitirilmeli.
Bu konuda taraftarı bir engel olarak görmemek gerek. Kewell konusunda böyle bir sıkıntı yaşandı ama taraftarın buna benzer konulardaki görüşlerinin ne kadar çabuk değişebileceğinin örneği Colin Kazım'da yaşandı. Alanya'da iki metreden ağlara yuvarlayamadığı topun ardından boş kaleye attığı gol, onu bir anda taraftarın sevgilisi haline getirdi. Kupa maçında da attığından sonra artık Kazım konusu uzamaz.
Hagi'den en önemli beklenti, herşeyden yakınan öfke dolu biri olmaktan kurtulup neyi nasıl yapacağını iyi bilen bir hoca haline dönüşebilmesi. Olağanüstü çabasının yanısıra bazı idmanlarda ve maçlarda gözlediğimiz, vücut dilinin de olumlu yönde değişmeye başlaması umut verici göstergeler. Yaşanan kötülük ve yanlışlıkların yanında bunların da kayda geçirilmesi gerekiyor.
Hagi'nin emeğine saygı!
13 Ocak 2011 11:34