Söz gelimi bir âmâyla karşılaştığınızda, bir an için "ya ben de..." diye düşünmeye koyulduğunuz ve aslında yaşamın günlük akışı içerisinde ayırdına bile varamadığınız yüzlerce objeyi, oturduğunuz sokağı, konuştuğunuz insanı, elini tuttuğunuz arkadaşı, yanağını okşadığınız çocuğu, kenarında dolaştığınız denizi, ayı, yıldızı, yağmuru, karı, gölü, ovayı, ırmağı, dağı, yediğiniz yemeği, bindiğiniz arabayı görebilmenin ne büyük bir ayrıcalık olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi?
Hayatın değerini, anlamını bazen de empati yaparak anlayabiliyor insan. Bazen kendisini bir yoksulun yerine koyduğunda varlığın, bir hastanın yerine koyduğunda da sağlığın önemini fark edebiliyor. Ya da hüzünle karşılaştığında mutluluğun, kaybedenle karşılaştığında kazandıklarının anlamını anlayabiliyor.
Sözü buralara getirmişken, bir empatiyle devam edelim istiyorum. Ağrınız var. Kontrole gidiyorsunuz. MR'ınız çekiliyor, tetkikleriniz yapılıyor. Doktorunuz düşünceli bir ses tonuyla, "Karaciğerinizde tümör var" diyor, "Ameliyat gerek."
Bir an bacaklarınızın titrediğini, içinizin çekildiğini, yaşamınızın bir film şeridine dönüşüp gözünüzün önünden geçtiğini hissediyorsunuz. Tümör bu... Adı bile insanı sarsmaya yeterken, o çoktan vücudunuza yerleşmiş bulunuyor.
Eric Abidal'in çoğunuzun bildiği öyküsü, bu yılın ilk günlerinde işte böyle başlıyor. Bir yanda gençlik, para, şöhret, dünya çapında kariyer... Diğer yanda yaşamı tehdit eden bir illet, tümörlü karaciğer! Ve umudun umutsuzlukla yarıştığı sıkıntı dolu günler.
Sonrasında başarılı bir operasyon. Büyük bir azim. Güçlü bir irade. Müthiş bir destek. 72 gün gibi çok kısa bir sürenin ardından yeniden futbola dönen ve Şampiyonlar Ligi finalinde 93 dakika ter döken bir fenomen.
Abidal'in öyküsü, hepimizin hayata dair güçlü bir duruş dersi çıkarmamıza olanak tanıyan türden.
Ancak bu öykünün bir başka ve çok özel anlam taşıyan boyutu daha var. O da maç bitiminde Barcelona'nın sonradan oyuna giren kaptanı Puyol ile sahaya kaptan çıkan Xavi'nin pazubandı Abidal'e verişi. UEFA Başkanı Platini'den Şampiyonlar Ligi kupasını alması için, Abidal'i takımın başına geçirişi.
Futbol tarihinin en keyifli, en anlamlı, en sıcak, en vefalı, en unutulmaz ve en duygu dolu bu jesti, Barcelona'nın yalnızca saha içerisindeki değil, arkadaşlıkta, takımdaşlıkta ve köklü futbol kültüründe de nerelere taşındığının göstergesi.
Futbol, Simon Kuper'in de dediği gibi, yalnızca futbol değil işte. Bazen imrendiren, bazen tiksindiren rekabetçi yapısı, paylaşımcılığı, yardımlaşması, heyecanı, keyfi, neşesi, tartışması, kavgası, şiddeti, inancı, inadı, mücadelesi, umudu, umutsuzluğu, öfkesi, kazananı, kaybedeni, tepkisiyle yaşamın ta kendisi.
Ve futbol aslında özverinin de önemli bir adresi.
Bu öykü de ona dair.
Yine bir empatiyle başlayalım.
Takımınız final maçına çıkacak. Kamptasınız. Bir kara haber. Babanızı kaybetmişsiniz. Bir yanda yürek dağlayan bir acı, diğer yanda lige yükselme maçı. O karmaşık ruh halinde ne yaparsınız?
Onur, cumartesi günü babasını toprağa verdi. Hemen Ankara'ya döndü, takımıyla birlikte kampa girdi. Pazar günü kulübedeydi. Orduspor, Gaziantep Büyükşehir Belediyespor'u yendi, Süper Lig'e yükseldi. Arkadaşları, bu başarıyı ne baba acısını anlayabilen ne de lige yükselme mutluluğunu tadabilen Onur'a ithaf etti. Onur'un özverisi müthiş, arkadaşlarının jesti ise takdir edilecek güzellikteydi.
Evet... Hayatın değerini bazen gerçekten de empati yapınca daha farklı anlayabiliyor insan. Üstelik bunu yaptığında, hem unuttuğu değerleri hatırlayabiliyor hem de yeni bir şeyleri keşfedebiliyor. Belki hoyratlığını bir ölçüde törpüleyebiliyor. Belki acımasızlığını bir parça giderebiliyor. Koşullar ne olursa olsun, Abidal örneğindeki gibi verilen mücadelenin, Onur örneğindeki gibi de gösterilen özverinin ayırdına varabiliyor. Daha anlayışlı, daha hoşgörülü de davranabiliyor. Tıpkı yaşamın her alanındaki gibi, futbolda da empati yaptığında, bazen o çok kızdığı, öfkelendiği, küfrettiği, saldırdığı futbolcunun da kim bilir, aslında insan olduğunu bile fark edebiliyor!
O MAHZUN MOR MENEKŞE AÇIYOR MU NE?
- Bahar, her yerde güzeldir. Ama Ordu'da bir başka güzeldir. Hele mayıs geldiğinde, yeşilin her tonuna bir de menekşenin moru eklenir.
Fındık bahçelerinde, göz alabildiğince uzanan mor denizi, başka hiçbir coğrafyada rastlanamayan bir doğa güzelliğinin resmidir.
Orduspor'un rengindeki mor, işte o narin, o zarif, o görsel coşkuyu artıran menekşe denizinden gelir.
26 yıllık mahzunluğun ardından, bu bahar bir başka güzel mor menekşe. Artık hak ettiği yerde, Süper Lig'de.
Bugün müsaadenizle biraz duygusalım. Çünkü ben, menekşenin boy verdiği, renk kattığı diyardanım. Orduspor'un yıllar önce kurduğu altyapısındanım. Rahmetli Necip Cemal Gökalp'in tedrisatındanım. Tabii ki mutluyum. Tabii ki gururluyum. Tabii ki heyecanlıyım. Dostlar sağ olsun, gelen kutlamanın haddi hesabı yok.
Ama o kutlamaları hak eden ben değilim. Başkanıyla, teknik kadrosuyla, oyuncularıyla ve Ankara 19 Mayıs'a sığmayan taraftarıyla Orduspor.
Onların emeği, onların yüreği, onların gayreti, onların desteğiyle Süper Lig, en sıcak renklerinden biriyle buluştu şimdi.
Doğduğum, büyüdüğüm yer olduğu için söylemiyorum. Ordu, bu ülkenin gerçekten de yaşanabilir en güzel 10 kentinden biri. Doğası güzel, insanı çağdaş, balığı lezzetli, para etmese de fındık üretiminde dünyanın rekolte zengini.
Eksiği yok mu? Elbette çok. Başta havaalanı. Tabii ki stadı. En önemli sorun, yüksek işsizlik oranı. Ekonomi maalesef kötü. Umut turizmin canlanmasında. Ordu, Karadeniz'de sahillerini yola kaptırmayan tek kent! Yatırımcıyı bekleyen büyük bir potansiyeli var.
Orduspor, yalnızca bir sportif başarının, bir sosyal birlikteliğin, bir kent coşkusunun adresi değil. Var olan sorunların çözümünün de umudu. Ekonomi biraz olsun canlanacaksa, turizm bir parça ivme kazanacaksa, kentsel dayanışma sağlanacaksa, Orduspor'un Süper Lig'de oynamasının katkılarıyla olacak.
Yani Orduspor, artık bir futbol takımının ötesinde. Bir misyon takımı. Kalıcı olması önemli. Lige morunun sıcaklığını katması önemli. Ve başarırken, centilmenliğiyle kentin çağdaşlığını yansıtması önemli.
Eski evine hoş geldin Orduspor.
Eski evinize hoş geldiniz eski dostlar, Mersin İdman Yurdu ve Samsunspor.
TRABZON ZİRVEDE, G.SARAY EN DİPTE
Başarı tabii ki sezon performansıyla ölçülür. Ligdeki sıralama, o sezon içerisinde kimin ne kadar başarılı olduğunu tartışmasız bir şekilde gösterir.
Ben şimdi başarıya farklı bir boyutuyla daha bakalım istiyorum. Kriterlerim basit, son iki sezonda takımların elde ettikleri puanların kıyaslaması.
Aslında bunu, bu sezon en iyi çıkış yapan, yerinde sayan ve en büyük düşüşü yaşayan takımlar sıralaması olarak adlandırmak daha doğru. İki sezonun kıyaslaması yapıldığında, Trabzonspor'un göz kamaştırıcı performansından söz etmek mümkün. Tam 25 puan fazla toplamış Trabzon-spor. Hemen ardından gelen takım da 19 puanlık artıyla Gaziantepspor. Fenerbahçe'deki puan artışı 8. En büyük düşüşü yaşayan takım ise tahmin edebileceğiniz gibi Galatasaray. 18 puanlık bir azalma var Galatasaray'ın performansında. Geçen sezonun şampiyonu Bursaspor 14 puanlık bir eksi bakiyede. İşte size iki sezonun kıyaslamasıyla ortaya çıkan tablo:
