Önce Bursa-spor’dan başlamak lazım. Aslında bugünlerde futbola dair çıkan her yazıda önce onlar olmalı. Hatta sonrasında da. Çünkü pazar gecesi memleket futbol tarihinde bir eşik geçildi ve algı kapıları ardına dek açıldı. Artık şampiyonluk herkes için, evet herkes için ulaşılabilir bir şey. Çünkü büyü 26 sene sonra tekrar ve belki de bir daha geri gelmemek üzere bozuldu. Birilerinin kendinden menkul kudreti eskisi gibi değil ve hegemonyaları artık kırık dökük. Bursaspor sadece bunun için bile (70’lerin/80’lerin Trabzonspor’uyla birlikte) futbol tarihimizin kilometre taşlarından biri olmayı hak ediyor. Ayakta alkışlamak lazım. Sayelerinde, bundan böyle şampiyonluk yarışı demokratikleşmiştir. Artık irade koyan herkesin ufku açıktır. O meşhur ‘birileri’ eskisi kadar güçlü değildir.
Masa başı ligi ağır bir mağlubiyet almıştır.
“Neyi başardılar” kadar önemli olan bir diğer soru “Nasıl başardılar” sorusudur. Hepimiz biliyoruz, tekrara gerek yok. Daha ortalama oyuncularla, daha düşük bütçelerle, ‘birilerinin’ yüz çevirdiği yeteneklerle, altyapıyla, futbola aşık bir kentle yaptılar bu işi. Bugüne dek genel kabul gören ne varsa tersine çevirdiler. Futbolumuz ters yüz oldu böylece. Umarım altüst de olur. Çünkü futbolda bir devrim yaşanacaksa her şeyin altüst olması gerekiyor. O yüzden bundan sonrası, en az bu şampiyonluk kadar önemli. Soru şu: Bursaspor düzene mi tutunacak, düzeni mi bozacak?
Bir beşinci büyük lafıdır dolaşıyor ortalıkta. Sanırım sorun da burada. Bugün pek çok insanın Bursaspor’un şampiyonluğunu ortak bir sevinç haline getirmesinde en önemli harç ‘büyüklere rağmen’ olmasıdır. Artık insanı futboldan soğutan o bitmek bilmez ve bayık ‘büyükler’ raconunu, diskurunu sekteye uğrattılar çünkü. Büyüklük taslayanların fiyakalarını bozdular. İyi de yaptılar. O zaman bu beşinci büyük meselesi nereden çıkıyor? Umarız, Bursaspor beşinci büyük olmak için almamıştır o kupayı. Asıl önemli olan büyük olmak değil, büyüklük mevhumunu kırmak sonuçta. Sahadaki başarının ötesinde, kendinden menkul bir büyüklük tanımıyla futbolumuzun üzerinde vesayet rejimi kurmak isteyenlerin oyunu bozmak önemli olan. Büyüklüğü sadece sahada kazanılabilen ve her sezon farklılaşan bir kurum haline getirmek.
Masa başı ligi ağır bir mağlubiyet almıştır.
“Neyi başardılar” kadar önemli olan bir diğer soru “Nasıl başardılar” sorusudur. Hepimiz biliyoruz, tekrara gerek yok. Daha ortalama oyuncularla, daha düşük bütçelerle, ‘birilerinin’ yüz çevirdiği yeteneklerle, altyapıyla, futbola aşık bir kentle yaptılar bu işi. Bugüne dek genel kabul gören ne varsa tersine çevirdiler. Futbolumuz ters yüz oldu böylece. Umarım altüst de olur. Çünkü futbolda bir devrim yaşanacaksa her şeyin altüst olması gerekiyor. O yüzden bundan sonrası, en az bu şampiyonluk kadar önemli. Soru şu: Bursaspor düzene mi tutunacak, düzeni mi bozacak?
Bir beşinci büyük lafıdır dolaşıyor ortalıkta. Sanırım sorun da burada. Bugün pek çok insanın Bursaspor’un şampiyonluğunu ortak bir sevinç haline getirmesinde en önemli harç ‘büyüklere rağmen’ olmasıdır. Artık insanı futboldan soğutan o bitmek bilmez ve bayık ‘büyükler’ raconunu, diskurunu sekteye uğrattılar çünkü. Büyüklük taslayanların fiyakalarını bozdular. İyi de yaptılar. O zaman bu beşinci büyük meselesi nereden çıkıyor? Umarız, Bursaspor beşinci büyük olmak için almamıştır o kupayı. Asıl önemli olan büyük olmak değil, büyüklük mevhumunu kırmak sonuçta. Sahadaki başarının ötesinde, kendinden menkul bir büyüklük tanımıyla futbolumuzun üzerinde vesayet rejimi kurmak isteyenlerin oyunu bozmak önemli olan. Büyüklüğü sadece sahada kazanılabilen ve her sezon farklılaşan bir kurum haline getirmek.
İşte asıl önemli soru da bu: Bursaspor hangi tarafı seçecek, hangi tarafa geçecek? Gücün karanlık yanını mı? Yoksa futbolu demokratikleştiren bir öncülüğü mü? Ya beşinci büyük olmanın peşinde koşup ‘kibir ligine’ katılacaklar ya da o kibri alaşağı eden ikinci takım olarak (Trabzon’un hakkını yemeyelim) futbolumuzun önünü açacaklar. Diyarbakırspor olaylarının yaşandığı, gazetecilerin tokatlandığı bir kulüp mü, yoksa o nefis son hafta mücadelesi ve kaybetse bile şampiyon olmuş gibi sevinecek o sevecen kulüp mü? Kodamanların Bursaspor’u mu, yoksa İlyas Başsoy’un 4 Mayıs tarihli Birgün gazetesinde nefis yazısında ifade ettiği; çalışan sınıfın, “Merinos, Tofaş ve Reno fabrikaları işçilerinin, tekstil ve otomotiv atölyelerindeki kalfaların, çırakların takımı olarak doğan” Bursaspor mu? Sözün özü, bu bir devrim olacaksa, asıl bundan sonra olacak. Ya da her şey aynı tas, aynı hamam, aynı gol, aynı hakemle devam edecek.
BAŞKA BİR FENERBAHÇE MÜMKÜN
Aslında bu yazı burada bitmeliydi. Ama büyüklük demişken ve şampiyonluk kutlamalarından bahsederken Fenerbahçe’yi es geçmek olmaz. Son yılların en dramatik, en trajik kaybıdır bu. O bahsi sürekli geçen ve kimler olduğu bir türlü tek tek teşhis edilemeyen (!) ‘Fenerbahçe düşmanları’ bir senaryo yazsa bu kadarını düşünemeyebilirdi. Kaybetmenin en kötüsü geldi Fenerbahçe’nin başına.
Fakat bu bir rastlantı mı, emin değilim? Bana öyle geliyor ki Bursaspor bu şampiyonluğu Fenerbahçe’yle değil de başka bir takımla yarışarak alsaydı, kıymeti bu kadar büyük olmayacaktı. Çünkü kibrin, büyüklük takıntısının memleketteki en büyük temsilcisi Fenerbahçe. Tek büyük olma iddiasının başka ne anlamı olabilir ki? Ama gelin görün ki, bir o kadar da kırılganlar işte. Dün Aziz Yıldırım’ın açıklamalarında ikisi de vardı. Tabii ki Rüştü iddiaları, masa başı ligi manevraları yine asap bozucuydu. Herkes oraya takılacak şimdi. Fakat, finale kadar gelen bir takıma sahip çıkma bilincinin nihayet gelişmiş olması da önemli değil mi?
Açık söyleyeyim, ben Fenerbahçe’yi en çok ‘ne olacak bu Fener’in hali’ zamanlarında, o kaybeden, sefil hallerinde seviyorum. Çünkü sevilecek yanları en çok o insani anlarda çıkıyor. Büyüklük takıntısı, şampiyon kibrinin insanı çeken bir yanı yok. Hele de dışarıdan bakanlar için. Pazar gecesi ‘ne çok Fenerbahçe düşmanı varmış’ diyenler yanılıyor. O düşmanlık kibre karşıydı. Bugün ise dünden daha sempatik bir takım Fenerbahçe. Çünkü normalleşiyor, ayakları yere basıyor. Dramlar sayesinde insanileşiyor. Başka bir Fenerbahçe yok, dedi Aziz Yıldırım. Bana da sanki başka bir Fenerbahçe tam da bugünlerde mümkünmüş gibi geliyor. “Üstün olmak kendi zaaflarını en iyi bilmektir” demiş Jean Jacques Rousseau. Tolstoy ise “Basitliğin, iyiliğin ve gerçeğin olmadığı yerde büyüklük de yoktur” buyurmuş. İslam Çupi’nin o sürekli referans gösterilen büyüklük tanımı da kibirden çok bu çizgiye yakın değil mi?
Kim bilir, belki bu travma sayesinde başka bir büyüklük, başka bir Fenerbahçe mümkün olur. Kim bilir, belki Bursaspor sayesinde büyüklük sadece sahada ve her sezon başka birine layık görülen demokratik bir unvan haline gelir.