Nihat Kahveci “Türkçe konuşma konusunda yabancılar gereğinden fazla rahat ettiriliyorlar” dedi.
Onu İspanya’daki ilk yılında ziyaret ettiğimde takım arkadaşlarıyla İspanyolca anlaşıyordu. O dili bilmediğim için ne yeterlikte konuştuğunu anlamadım, ama Nihat bizim söylediklerimizi takım arkadaşına İspanyolca aktardı! Hatta ona Türkçe de öğretmişti. Türkçe küfür ettirdi, gülüştük!
Ülkemizdeki çoğu yabancının Türkçe öğrenmeye özenmemesini ciddiye almamız gerekiyor.
Kimi bunu “Türkçe bana nerede gerekli olacak...” diyerek açıklıyor... Kimi susuyor!
Dilimizi ve ülkemizi önemsemiyor. Para kazandığı için yaşamının belli bir süresini geçirmek zorunda kalmaya katlandığı ve hemen unutmaya hazır olduğu bir ülke ve dil olarak görüyor.
Böyle düşünerek gelip, ayrılırken ‘ağlayan da’ var! Çiftliğin değerini gönderilirken kavrıyorlar...
Gittikten sonra ‘Boğaz, rakı, balık, ikinci vatan, renk aşkı’ mesajlarıyla dönme zemini arayan da çok!
Bunlar, onların kişilik yapılarına bağlı. Orada bırakıyorum.
Bu konu bizi şu gerçeğe götürmeli:
Biz yabancı-yerli, sporcumuzu şımartıyoruz!
Şımartılmayı, şımararak kullananlar; çalıştığı kulübe, yandaşlarına, topluma, topluluklara lütfettiğini sanıyor!
“Ben o kulübe neler neler verdim...” havaları ve söylemleri hiç bitmiyor.
Onu İspanya’daki ilk yılında ziyaret ettiğimde takım arkadaşlarıyla İspanyolca anlaşıyordu. O dili bilmediğim için ne yeterlikte konuştuğunu anlamadım, ama Nihat bizim söylediklerimizi takım arkadaşına İspanyolca aktardı! Hatta ona Türkçe de öğretmişti. Türkçe küfür ettirdi, gülüştük!
Ülkemizdeki çoğu yabancının Türkçe öğrenmeye özenmemesini ciddiye almamız gerekiyor.
Kimi bunu “Türkçe bana nerede gerekli olacak...” diyerek açıklıyor... Kimi susuyor!
Dilimizi ve ülkemizi önemsemiyor. Para kazandığı için yaşamının belli bir süresini geçirmek zorunda kalmaya katlandığı ve hemen unutmaya hazır olduğu bir ülke ve dil olarak görüyor.
Böyle düşünerek gelip, ayrılırken ‘ağlayan da’ var! Çiftliğin değerini gönderilirken kavrıyorlar...
Gittikten sonra ‘Boğaz, rakı, balık, ikinci vatan, renk aşkı’ mesajlarıyla dönme zemini arayan da çok!
Bunlar, onların kişilik yapılarına bağlı. Orada bırakıyorum.
Bu konu bizi şu gerçeğe götürmeli:
Biz yabancı-yerli, sporcumuzu şımartıyoruz!
Şımartılmayı, şımararak kullananlar; çalıştığı kulübe, yandaşlarına, topluma, topluluklara lütfettiğini sanıyor!
“Ben o kulübe neler neler verdim...” havaları ve söylemleri hiç bitmiyor.
Emekli oluyor, TV yorumculuğuna başlıyorlar, hâlâ aynı tafraları sürüyor... Hâlâ kulübün onları erken emekli ettiği inancını taşıyor, verimli futbolculuk yıllarındaki gibi bol paralarla kadroda tutulmayı istiyorlar. Ya da kulüpte çok önemli görevlere getirilmelerini bekliyorlar. Verilmez ise ver yansın ediyorlar!
“Ben o kulübe neler neler kazandırdım”, düşüncelerini kimi kez üstü kapalı kimi kez çırılçıplak dile getiriyorlar!
Onlar ‘para karşılığında’ futbol oynayarak kulübe hizmet verip, katkı yaptıklarını unutuyorlar.
Ne yazık ki hiç uyarılmıyorlar!
Tam tersine, yöneticiler hatta medya hata yaparak, futbolcuyu, hele çok yararlı ve pazarlık gücü yüksek döneminde sınırsız şımartıyor.
Futbolcu kulüple bir alış-veriş yapmakta. Onlar da yöneticiler de bunu unutmamalı. İki kesim de vermesi gerekeni zamanında vermeli. Vermenin çabasını harcamalı. Kimse kimseye lütfetmiyor bunu bilmeli. Vefa sevgide devamlılıktır.
Tek taraflı beklenmesi çıkarcılık olur. Onu isteyen, göstermeyi de öğrenmelidir.