Artık hakemi beğenmeyip, maç saatini uygun görmeyip, cezayı çok bulup, bileti az bulup, bağırıp çağırma devri bitti!.. Hiçbir yönetici “Hakkımı yiyorsun” diye MHK’ye saldıramaz, “Malı ben üretiyorum” diye Federasyon’u hiçe sayıp sinkaflı mesaj atamaz bundan kelli.
Maçı kaybeden hocanın, alın teri ve emekten dem vurup, ona buna yüklenmesi tek kelimeyle komedi...
Tribündeki vatandaşların da “adalet” gerekçesiyle asabileşip cümle aleme dümdüz gitmesi, asla “mazereti var” kategorisinde değerlendirilemez artık.
Çünkü düne kadar “ayıptı”. 1 Mayıs 2010 tarihinden sonra hem “ayıp” hem “günah” hem de “demode” oldu.
Kimdir bu memleketin en çok ezilen sınıfı?
Üreten ve ürettiği malı bile alamayan işçiler değil mi?
Herkes onları sömürür, her kriz onları süpürür, örgütleri engellenir, sokağa çıkan biberlenir.
Yıllar önce “kurşunlandıkları” bile vakidir.
Çıktılar Taksim’e, güçlerini medeni şekilde gösterdiler. Ne küfür, ne taş, ne sopa ne de döner bıçağı.
Taraftarların, yöneticilerin, tribünlerin, futbolcuların, “gasp” edilen hakkı ne ki, işçilerin yanında.
Tersine göç
Urfa’daki Fenerbahçe-Trabzonspor Kupa finalinin sportif sonuçları elbette uzun süre tartışılacaktır. Her şeyden önce Fenerbahçe’nin “kazanması” da, “kaybetmesi” de olaydır. Trabzonspor ha keza.
Lakin daha maçtan önce ortaya çıkan sosyal sonuçlar, insana memleketini bir kere daha sevdirecek, göğsünü kabartacak, içindeki son ümit kırıntılarını büyütüp yeşertecek nitelikte:
“Otellerimiz yetersizse evlerimizi açalım maçı seyretmek için gelenlere” demiş Urfalılar... O Urfalılar ki, içlerinde Fenerbahçelisi var, Trabzonsporlusu, Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı var.
Yani “tarafsız stat sahibi” değil onlar. Ama Anadolu’nun o güzelim “ev sahibi” geleneğini taraftarlığın üzerinde tutan saygın, temiz, konuksever insanlar.
Her türlü melanet İstanbul tribünlerinde başlayıp Anadolu’ya yayılır ya; ister misiniz bu güzellikler de Anadolu’dan İstanbul’a gelsin?
Gökçeklerin enstrümanı
Durduk yerde Aziz Yıldırım’a saldırıp “şöhreti yakalayan” Ankaragücü Asbaşkanı Ayhan Atalay, Telegol programına bağlanıp “Bana ne oldu anlamıyorum, Fenerbahçelilerden özür diliyorum” dedi.
“Ona ne olduğunu” ben anlatayım:
Bir kere yaşadığımız zamandan habersiz Ayhan Bey. Üç-beş yıldır gazete okumuyor herhalde... Yöneticilerin birbirlerine laf atarak gündeme oturmaları eskidendi. Şimdi öne çıkmak istiyorsan, stat yapacaksın, transfer yapacaksın, amatörlere para yağdıracaksın. Kestirme yol arıyorsan kendi başkanına sallayacaksın.
Peki, sonra ne oldu Ayhan Bey’e de özür diledi?
Yanıt; tribündeki Fenerbahçeliler’in, Ankaragücü’nün yeni “sahibi” Gökçek ailesine pankartı:
“Seçimde görüşürüz”!..
Belli ki, “Ayhan git bu işi hallet” dedi Melih Bey.
Öyle ya da böyle, bir günlük efelenme ardından yaltaklanma ile ünlü bir Türk yöneticimiz daha oldu.
Türkiye’de “ünlenme” böyle...
Aslında yapılması gereken, Gökçek Ailesi’nin herkesten özür dileyip Ayhan Atalay’ı geldiği yere göndermesiydi, ama Gökçekler zor durumdan bile faydalanmayı bilen bir ailedir. Ayhan Atalay’ı, Bursaspor-Ankaragücü aşkının sakıncalarını dengeleme enstrümanı olarak kullanıyorlar şimdi.
Bir kavga, bir yaltaklanma!.. Üstelik “harcanması” kimseyi ilgilendirmeyecek bir adamla.
Fenerbahçe’ye yenilirlerse “Gördünüz kavga bile ettik işte” diyecekler, yenerlerse etik timsali olacaklar.