Çocukluğumuzun futbol milli takımı öyle pek parlak sonuçlar almazdı. Oysa o dönem kulüp takımlarından çok milli takımın galibiyet ve zaferlerine odaklanmıştık.
Hoş kulüp takımları da orta sahayı geçmekte zorlanıyordu ya, neyse.!
Sovyetler dağılmamış, Avrupa henüz "Avrupa Ekonomik Topluluğu" bile olamamıştı. Futbol galibiyetleri ülke bayraklarını daha bir ışıl ışıl yapardı. Almanya, İngiltere ve İtalya'nın milli takımlarına gıpta ve kıskançlıkla bakar dururduk. İzlanda'ya İzmir'de 3-1 yenildiğimiz maçta Fatih Terim'in attığı tek penaltı golü, Erhan Önal'ın Galler'i 1-0 yendiğimiz maçtaki sevinci zihnimizin mutluluk verebilen resimleriydi.
Sonra Coşkun Özarı'yı tanıdık. Geçmişi, hangi takımdan geldiği, kariyeri ve hedefleri bizim pek aklımızın erdiği şeyler değildi, çünkü çok küçüktük. Sonra bir gün alçılı ayağıyla, yumruğu havada bir fotoğrafını işledik hafızamıza, bu satırların yazarı bugün hâlâ milli takım denince belleğinden hep o fotoğrafı çıkarır.
Lüksemburg'u 3-1 yenen milli takımın patronu Coşkun Özarı'nın o fotoğrafı diğer spor kahramanlarıyla birlikte uzun süre odasının duvarlarında asılı kaldı. Sonra bir gün oda da değişti, yaşam da farklılaştı.
Sadece yaşam mı değişen, futbolumuz, milli takımımız, kulüplerimiz adım adım büyüdü ve gelişti. Dünya kupaları, Avrupa kupaları zaferleri geldi. Orta sahayı geçmeye başladık. Kulüpler devleri dize getirdi. Yüzlerce kahraman fotoğrafı basıldı gazetelere, onlarcasıyla dost ve ahbap olduk.
Ama hiçbirisi yazarın zihnine kazınan o fotoğrafın yerini alamadı.
Yıllar sonra kendisiyle program yapma şansına ulaştığım hocaların hocası Coşkun Özarı'yı hep o fotoğrafla anacağım, hayatta tadına doyamadığım ilk milli zaferin kahramanına saygılarımla...
FENERBAHÇE'NİN 6. HARİKASI
Şampiyon Fenerbahçe'deki değişimi fark ediyor musunuz? Ne ezeli rakipleri gibi marka isimlerin peşinden koşuyor, ne medyanın transfer ettiği yıldız isimleri sitesinden yalanlıyor. Futbolun en göze batan isimleri Serdar Kesimal, Orhan Şam, Emmanuel Emenike ve Sezer Öztürk transferlerini son sürat bitirerek Şampiyonlar Ligi oynayacak bir kulübün yapması gereken şey neyse onu yaptı. Oynadıkları mevkiler ve geride kalan sezonda bıraktıkları etki açısından bakıldığında pastanın en büyük dilimi Fenerbahçe'ye gitti... Medya takımın ön libero mevkiine sürekli birilerinin transfer edileceğini ve çeşitli görüşmelerin yapıldığını ve hatta paraları yazsa da ne yalanlama ne doğrulama hiçbir tepki gelmiyor. Hiçbir yöneticinin falanca şehirden falanca ülkeye gidip birileriyle görüştükleri gibi bir haber ve resme rastlamıyorsunuz. Aksine misal, Tuncay'ın kulübe gelip gittiği, görüşmelerin bizzat kulüp binasında gerçekleştiği haberleri ile karşılaşıyoruz. Gelecek hafta açılacak yeni sezon öncesi iskeletine güvenen, adımlarını mevcut felsefeyi güçlendirecek politik ve sportif tutumlarla destekleyen bir profil çıkıyor ortaya...
Galatasaray resmi ile Fenerbahçe resminin farklılığı tarihin hiçbir döneminde bu kadar net ortaya çıkmamıştı.
Şu mantığı fena halde destekliyorum; takım büyük Avrupa kulüpleriyle aynı torbaya girecek ve aradan sıyrılıp ikinci tura çıkmak için yapılacak büyük bir makyajin sonuç verme ihtimali düşük. Geçen sezonun kahramanı Alex'in geçen yıllarda büyük maçlardaki verimsizliğine karşın bir panik havası yok. Alex'in gelişimine yatırım yapılıyor. Bu aşamada getirilecek bir başka ismin mevcut felsefeyi devam ettirmek yerine yeni bir çatallaşmayı beraberinde getirip tüm dengeleri altüst etme ihtimali zekice göz ardı edilmeden yönetiliyor. Sanıyorum 5 dalda 5 şampiyonluğun ardından transferdeki sağlıklı gidişatın 6'ncı harika olarak görülmesinde abartılı bir durum yok.
Muhtemelen hiç umulmadık bir anda umulmadık bir ön liberonun transferini açıklayıp yeni sezonun son sürprizini yapacaklar. Yine de Baroni ve Selçuk Şahin ile ilgili Kocaman'ın kullandığı kelimeler korkunç bir kendine güven gibi duruyor. İnanın bir yıldız transferi kadar önemli...
GALATASARAY'I ANLAMAK
Galatasaray'ın mutfak hesabını bilmeyen kalmadı. Bankalara verilen teminatlar, gelecek gelirlerinin temlik altına alınması kısa dönemde ödenmesi gereken paranın miktarına kadar her şey çarşaf çarşaf gazete sütunlarında. Transfer döneminin en dalgalı haberleri bir başka mevzu. Aysal'ın başkan olması ile birdenbire her şeyin değişeceğini düşünmek gerçekten saflıkmış... Şimdi temmuz başındaki mali genel kuruldan alınacak yeni borçlanma yetkisi ile çözüm mevcut borçların vade yapısını değiştirmeye yönelik olacak. Yani aslında böyle bir yetkiyle borç kompozisyonunu değiştirmek için Aysal olmanıza gerek yok! 'Peki Adnan Polat'ın suçu neydi?' demeden soramıyor insan... Dağılmayalım, bu üç oyuncu ile kopan fırtına öncesi toplam kısa vadeli hemen ödenmesi gereken paranın 76 milyon TL olduğu, bunun 46 milyon TL'lik kısmının oyunculara olduğunu okumuştuk. Özetle Galatasaray yıl içinde neredeyse cep harçlığı dışında oyunculara hiçbir ödeme yapmamıştı. Şimdi, 3 oyuncu için toplam 85 milyon TL yükün altına daha girilme iradesi gösteriliyor...
Geçen yıldan kalanların bu 2 ve 3'üncü isimlerin transferi gerçekleşirse nasıl bir ruh halinde olacağı hesaba hiç katıldı mı acaba? Ya da bir yıl boyunca alacaklarını tahsil edemeden oynayan oyuncuların performansından ötürü Hagi'nin, Rijkaard'ın, Ünder'in ne günahları vardı?.. Galatasaray'ı anlamak üç beş bilinmeyenli bir simplex denklemi çözmenin verdiği haz kadar keyif verecek ama anlamıyoruz. Bir tuhaflık var...
Coşkun Özarı fotoğrafı
24 Haziran 2011 11:19