Bayern Münih bildiğimiz takım oyununu oynamaya çalıştı durmadan. 4-4-2’nin orta sahasının kanatlarındaki oyuncular içeri kat ederken bekler açığa gitti.
“Takım oyunumuzu sahaya yansıtamadık” diyordu maçtan sonra Van Gaal...
Oysa yansıttılar. Takım oyunu dediği şey dediği zaten buydu. Çok paslı ama sabit ritimde, tek hızda oynadılar. Hep
aynı oyun... 25 yıl önce olsa ‘Total futbolun en iyi hali’ derdim. Cumartesi gecesi bana çok yavan ve tek boyutlu geldi.
Topu eve mi götüreceksiniz
“Oyunun hakimi bizdik” diye ekliyordu Van Gaal... Rakamlar öyle diyor tabii. Bayern’in yüzde 70, Inter’in yüzde 30 topa sahip olmasına, Bayern’in Inter’den dört-beş kat fazla isabetli pas yapmasına değinmeyeceğim.
Inter’in birinci sırrı, rakibin oyunun hakimi olduğunu sanmasına izin vermesi... Böylece kendi oyununu ona dikte ettiriyor çaktırmadan. Topu size bırakıyor ama tehlikesiz alanda. Siz tam “Top bizde artık şimdi bir gol atarız” derken topu ağlarınızda görüyorsunuz. Kendinizin aktif, Mavi-Siyahlılar’ın pasif olduğunuzu sanıyorsunuz ama oyunu aslında onlar yönlendiriyor. Suya götürüp susuz getiriyor sizi.
Inter’in finaldeki oyunu, özellikle Stamford Bridge’deki Chelsea maçı düşünüldüğünde hiç sürpriz olmadı benim için.
Sol bekte Chivu’nun olması Mourinho’nun tercihi... Zanetti’nin tecrübesinden orta alanda yararlanmak istemiş olmalı. Rakibin en tehlikeli adamı Robben’e karşı asıl önlem Pandev’di aslında... Devre arasında alındığı Lazio’da pivot santrfor oynayan bu savaşkan futbolcuyu Mourinho’nun şimdiki gibi kullanacağını kimse tahmin edemezdi. Yani, orta üçlünün solunda... Top Bayern’deyken Pandev, Chivu’nun önünde kademe oluşturdu, onun önüne de Sneijder geldi ve o kanadın savunması tamamlandı. Sağda ise Maicon’un önünde rakip beki kollayan Eto’o orta çizgiyi pek geçmiyordu. İkinci golde Milito’ya pası verdiğinde bile kendi sahasındaydı 9 numaralı futbolcu!
Kanatlar böyle halledilince, gerisi, günümüz futbolunda en tehlikeli alan olan onsekiz ön çizgisinin önündeki on metrelik kuşağa 4-4’lü yakın kademeler kurup topun gerisine geçmeye kaldı. Messi’nin takıldığı bu ağa Bayern’liler de takıldı ve birbirinden koptu... Inter’liler 46. dakikada topun gerisine çabuk geçemediler, Müller’in ayağından golü yiyorlardı.
Inter’in uyguladığı standart bir alan savunması değil. Bu savunmayı yaparken topla oynayan rakibin arkadaşlarıyla olan bağını kesiyor, onun topu etkin kullanma alternatiflerini sıfırlıyorlar... Topla gelen her Bayern’li başını kaldırıp “Ne yapayım şimdi?” diye düşündü ve topu kötü kullandı final maçında. Futbolun satrançtan ayrıldığı yer burası... Düşünürseniz kaybedersiniz. Inter topsuz durumdaki rakip oyuncuları etkisiz, topla oynayanı çaresiz kılıyor. İkinci sırları da bu aktif alan savunması işte.
Az top çok iş
“İyi olan değil, etkili (efektif) olan kazandı” diyordu Van Gaal maç sonrasında... Etkili olmayanın nasıl iyi olabileceği bir yana, Inter’in kazanmasındaki en doğru sözcük işte bu ‘etkili’ lafıydı bence. Inter topa fazla sahip olmuyor ama olduğunda onu en etkili biçimde kullanıyor. Üçüncü sırları burada.
Futbolun temel fizik kurallarını biliyorsunuz. Bir; kimse toptan hızlı gidemez. İki; iki oyuncu arasındaki en kısa mesafe tek ve doğrusal pastır. Üç; ‘tek büyük başkan’ın buyurdukları gibi, topun tamamı üç direğin arasından geçmezse kazanamazsınız.
Inter’liler topu kazandıklarında dikine, sert ve uzun paslarla atağa çıkıyor.
Oyunu hızlandırmanın en kolay yolu bu. San Siro’da, Stamford Bridge’de attıkları gibi, ilk pas ile son vuruş arasında birkaç saniye olan iki gol attılar Barnebau’da. İki tane de kaçırdılar.
Böyle olunca toplu olarak karşı kaleye gitmelerine gerek yok. Az futbolcu hızla atağa çıkınca kafalar da karışmıyor. Alternatif belli; mavi-siyahlı formaya topu geçirmek yetiyor. Gollerde ikili geldiler ama iki futbolcu da en bitirici yerlerdeydi. Mesele bu topları alacak futbolculara sahip olmak.
Fiorentina’dan ve Man U’dan dörder gol yemiş ağır Bayern savunmasının en etkisiz kaldığı pozisyonlardı bunlar. Ne ki, kariyerinin sonlarında Inter’de yeniden doğan ve bu sezon İtalya Ligi ve Kupası’ndan sonra ‘en büyük kupa’yı getiren golleri atan Milito’nun hakkını yermeyelim. Arjantinli her iki golden önce bir an durdu, ilk golde kalecinin ikinci de savunmacının hamlesini bekledi, sonra bitirdi. Hızlanmak, sonra bir an durmak, sonra birden hızlanmak. Ve bunları yerinde yapmak. Yani ivmeli oynamak. Günümüz futbolcusunda aranacak en büyük özelliklerden biri bu. Milito mu Mourinho’nun sistemine uydu, yoksa hoca mı ondaki bu cevheri açığa çıkardı, bilemeyeceğiz.
Hattı hücum yoktur...
Inter savunmada her yanı denetim altına alıp rakibe etkin alan bırakmazken, topu kazandığında tam tersini yaparak bütün sahayı kullanıyor. Saha dikine kulvarlara ayrılmış gibi forvetler buralarda sprinte kalkıyor. Cumartesi gecesi Cambiasso kendi penaltı noktasından ileride çizgide hareketlenen Milito’ya 70-80 metrelik bir pas attı... Ve izlediniz, ilk golü kaleci Cesar başlatacak, ikinci golün pasını Eto’o kendi alanından verecekti. Bir ara karşı korner bayrağından geriye kendi alanlarına çapraz pas bile attı Inter’liler... Tabii bu yıldırım ataklarda, yer boşaltarak arkadaşlarına kerteriz veren, sonra da yırtıcı paslarla pozisyon yaratan Sneijder’in hakkını teslim etmek gerek.
Topu alınca 11 futbolcunun da kendini göstermesiyle olabilecek en geniş alanı, uzun paslarla kullanmak. Morinho’nun Chelsea’den beri uyguladığı ‘sırlar’ın sonuncusu da bu.
Aslında ondan önce Arrigo Sacchi, efsanevi Milan’da uyguladığı etkin pas trafiği ve alan savunmasıyla futbol taktiklerini geliştiren adam olmuştu. Üstat, futbolcu olamadığı için genç yaşta teknik direktörlüğe merak sarmış biriydi. “Jokey olmak için at olmaya gerek yok” lafı biz profesyonel futbol oynamayanlara da bu oyun hakkında ahkâm kesme cesareti verecekti.
Kötü futbolcu Mourinho da Sacchi’den cesaret almış olmalı. Kadın doğum doktoru olmak için çocuk doğurmak gerekmiyordu. Van Gaal “İlk tanıştığımızda oyunun bütününü okuma konusu0ndaki ilgisini farketmiştim” diyecekti onun için... Sacchi olsun, Mourinho olsun, dışarıdan geldikleri için oyunu ve futbol sahasını bütünsel olarak görüyor ve algılıyorlar belki ve bizi de yukarı çekip ufkumuzu genişletiyorlar.
Hâlâ Barcelona
Tamam, bugün ufkumuzu genişleten hoca Mourinho da, takım hâlâ Barcelona bence. Muzaffer Inter’in Şampiyonlar Ligi’ndeki iki yenilgisi de onlara karşı...
Bu yazı yayımlandığında Mourinho Real Madrid’e imzayı atmıştır belki de.
Öyleyse Barcelona-Real Madrid maçlarını ayrı bir merakla bekleyeceğim. Artık ‘El Neoclassico’ mu desek bu maçlara.
SPOT IŞIĞI
Finalde bir İngiliz...
Uzun bir aradan sonra Şampiyonlar Ligi finaline İngiltere takımı kalamadı da bir İngiliz hakeme, Howard Webb’e final yönetme şansı doğdu.
Mümkün olduğunca az faul çalarak oyunu kesmemeye özen gösterdi Webb. İkinci Inter golünden önce avantaj kuralını işletti. Baştaki iki sarı kartla oyunun gerilimini düşürdü ve toplamda üç sarıda kaldı. Van Bommel’in rakibin ayağını bulmayan taban girişini ‘teşebbüsten’ sarıyla cezalandırması örnek bir karardı. Dalaşma ve itişme içinde geçen ‘kıta futbolu’nda ‘Ada rüzgârı’ estirdi.
Bizim hakemlerimiz da şimdi Avrupa kupalarında görev almaya başladılar ya, çiçeklerle, kırmızı halılarla karşılanacak bir sonuç değil bu. Sadece bir başlangıç. “Oldum” demenin anlamı yok. “Su gibi akan bir maç nasıl yönetiriz”, bunun için çalışmalılar.