Çoğunlukla politik analizlerin konusu olan Barcelona-Real Madrid maçları artık iki teknik direktörün tarzlarını da içermeli diye düşünüyorum.
Soru şu; ‘ihtişamlı başarılar’ın gergin yüzü Jose Mourinho ile kendi gücünden ‘yeni yaratma’ arayışının sevimli siması Pep Guardiola arasında hangisini tercih ederiz?
İlki Jose Mourinho... Kupayı kaldırmak, ‘mutlu son’a ulaşmak için futbol içi ya da dışı yapması gereken her şeyi yapmayı göze alan, takımını iyi çalıştıran, öncelikle tribünden bakıldığında iyi oynamayı değil, daha çok ‘kazanma’yı hedefleyen biri... Küçümseyen tavrının ardında yatan şeyin mutlaka kötü olması gerekmiyor, biliyor ki futbol aynı zamanda maneviyatla oynanan bir şey. Önemli maçların hepsinden önce ortamın maneviyatını bozmakta hiçbir mahzur görmüyor. Ne ki, kupanın kaldırılışında fotoğraf karesine giren futbolcu onun takımının kaptanı olsun...
Diğeri Pep Guardiola... Alt yapıdan, çocukların arasından gelme bir çocuk! Çocukça oynatıyor takımını. Hevesli, heyecanlı. Çocuk bencilliği içinde “Top hep bizde kalsın” istiyor. “Yıldız da alırız ya bizim çocuklardan yıldız yapmak hem daha heyecanlı hem daha ucuz” dercesine ısrarlı gençlerde. Kupanın kaldırılış anının değil daha çok o ana doğru uzanan yolda neşenin, eğlencenin, ilhamın, hayret verciliğin ardına düşmüş... Daha çok Can Yücel’in “Başka türlü bir şey bu benim istediğim ne ağaca benzer ne de buluta”sı misali, ‘hayal edilen’in peşinde...
Eğer bu bir denklemse, bu denklemde bize ‘esasen kim olduğumuzu’ gösterecek soru şu; hangisini tercih ederiz?
NİHAT KAHVECİ'NİN BIRAKACAĞI HATIRA
Maç içinde takım arkadaşı Quaresma’nın üzerine yürüyen, maç sonu gazeteci Turgay Demir’e saldıran Nihat Kahveci’nin durumunu psikolojik nedenlere bağlayan açıklamaları okuduk hepimiz. Doğrudur, bunun da etkisi vardır Nihat Kahveci’nin tavırlarında. Lakin bugünlerde yeniden yükselişe geçen “Yıldızların kıymetini bilmiyoruz” türü yaklaşımlara itiraz edeceğim bu bölümde.
Ben meseleleri parayla açıklamayı yeterli bulmayanlar grubundanım. Burada verilecek örnek de parayla değil ‘kıymet’le ilgili olacak. Kimse Kahveci’nin bu ülkede ‘kıymeti’nin bilinmediğini iddia edemez.
Hatırlanacağı gibi kendisi de her büyük futbolcu gibi hayli yüklü bir sözleşmeye imza atmıştır. İmzaladığı sözleşme bile ona bu topraklarda ne denli önem verildiğini göstermeye yeter kanaatimce.
Kendi adıma bu tip futbolcuların sık sık savurduğu “Artık Türkiye’de oynamam” restini de öteden beri anlamış değilim. Kime olduğu belli olmayan bu türden ‘kafa tutmalar’ oyuncunun meseleyi analiz etmesinde ciddi problemler yaratır.
Böyle durumlardaki oyunculara göre sorun yeteneği, bilgisi, gelişimi ve takımına uyumunda değil de hep ‘dış etkiler’den kaynaklanmaktadır. Böyle olunca da meselenin esasından hayli uzağa düşer, gerçeği göremez.
Oysa bildiğimiz bir şey var, Nihat Kahveci örneğinde olduğu gibi bu tip oyuncular artık ‘iniştedir’ ve eski seviyelerine yeniden ulaşabilmeleri için şu an çalıştıklarının kat be kat üzerinde çalışmaları gerekir.
Nihat Kahveci bu güçsüz ve ‘devamsız’ haliyle Beşiktaş’ta yer bulamayacağı gibi gideceğini düşündüğü yabancı takımda da yer bulmakta zorlanacaktır, emin olabilir. Çünkü futbol da hayat gibi “boşluk tanımaz.”
Bu bizim ülkede böyle olduğu gibi diğer ülkelerde de aşağı yukarı benzerlik içerir. Örnek isteyenler İngiltere Premier Ligi’ne bakabilir. Bir dönemin kalburüstü oyuncuları şimdilerde eski büyük takımlarında değildir. Yine de bu futbolun lezzetini en azından izleyenler açısından bozmaz... Oyun ve hayat devam eder... Futbolcunun vermesi gereken karar, gelecek içindir. Ya ‘iyi hatıralar’ bırakarak ilham vermeye devam edecektir, Lefter Küçükandonyadis misali... Ya da zaman zaman zihinlere düşecek kötü hatıralardan biri olacaktır. Kim ikincisi olmak ister ki?
KİMSE KİMSEDEN MEMNUN DEĞİL
Hafta içinde Adnan Polat’ın hem Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener hem de Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel’e yönelik şikâyetini okuduk gazetelerden. Diyordu ki, “İkinizden de memnun değilim...” Belli ki, Polat içine düştüğü durumdan kendini ve ekibini değil daha çok federasyonları sorumlu tutuyordu.
İnsan düşünmeden edemiyor... Galatasaray camiasını oluşturan kalabalığın büyük bölümünün Polat’ın uygulamalarından memnun olmadığını okuyoruz günlerdir gazetelerden...
Galatasaray’daki sorunlar çözülemez gibi görünen bir hukuk problemine dönüşmeden önce tribünler de memnun değildi hal ve gidişten ve onlar da ısrarla istifaya çağırıyorlardı Polat’ı...
Fotoğraf böyle iken Polat’ın hâlâ federasyonlardan şikâyet ediyor olması size de fazlasıyla ‘memlekete özgü o tanıdık refleks’i çağrıştırmıyor mu?
UYKULARINIZ HİÇ KAÇMASIN
Aykut Kocaman, ligin ilk yarısında Trabzonspor’un kazandığı penaltılara dikkat çektiğinde “Sen de mi hocam?” diye hayli şaşırmıştım. Beklemiyordum... Ardından polemik aldı yürüdü. Öyle ki, Şenol Güneş ve Kocaman arasında mahcubiyetle biten mini bir ‘tokalaşma krizi’ bile yaşandı. Dün Trabzonspor yöneticisi Hasan Yener, Kocaman’ın açıklamasının ardından takımları lehine bir tek penaltı verilmediğine dikkat çekiyordu...
Belki sezon sonunda Fenerbahçe şampiyon olacaktır ve Fenerbahçeliler çılgınca sevinecektir ama insanın uykularının kaçtığı zamanlar vardır. Sanıyorum bu açıklamayı okuduğunda Aykut Kocaman’ın uykusu kaçmıştır. Çünkü profesyonel olmak ile başı huzur içinde yastığa koymak arasındaki denklem herkes için doğru orantılı olmaz. Tam aksine ‘huzurlu uyku’ ile ‘profesyonellik’ arasındaki ters orantı sol göğsün altındaki cevahirin gücünü gösterir.
Bizi bize anlatan iki hoca!
29 Nisan 2011 12:01