Şu araların en dikkat çeken takımı Gaziantepspor. Çocukluğunu, bu Güneydoğu ilinde geçiren biri olarak bu başarı beni, çok çok eski anılarla buluşturuyor.
Aslında bu yazıyı yazmamalıyım. Çünkü iyi giden bir şeyi övdüğümüzde, hele de bu ‘Üç Büyükler’ dışında birileriyse, onu alaşağı etmek gibi kötü bir şansımız var. Radikal Spor olarak Ersun Yanal’ın Manisaspor’unu ne hale getirdiğimizi isteyenler arşivlerden bulabilir!
O yüzden, en iyisi eski bir Kızılderili hilesine başvurmak ve övüp de övmemezlikten gelme sanatını kullanmak. Konu Gaziantepspor aslında. İkinci yarının güzelleştikçe güzelleşen takımı. Ama ben onları övmeyeceğim. Yerine Barış Karacasu ve Şener Yelkenci’nin bir futbol emekçisi olan Erdinç Sivritepe’ye armağan ettikleri Piknikte Dömivole (İletişim, 2007) adlı derlemenin içindeki yazımı özetleyeceğim. Ve diyeceğim ki: “Ben özlemedim ki seni kedi özledi!”
İlk ne zaman maça gittim, hatırlamıyorum. Ama babam hatırlıyor ve hikâyesini anlatmayı çok sever. Bir Adanaspor-Altay maçıymış. Maç zorlu, Adana zorda. Altay ise ligin başaltı lideri. Tribünlerde yöre insanının en büyük hasleti bireysel küfür serenatları başladı, başlayacak. Daha maçın 15 dakikası... Bir pozisyon oluyor ve ben zıplayıp bağırıyorum: “Yaşşa Fenerbahçe!” “Neyse ki Şeref Tribünü’ndeyiz”, diye anlatır babam. Dövecek halleri yok ya!
Mahalle maçı daha önemli
Memuriyet hayatının zorunlu kaderi olarak tayini çıkıyor pederin. İstikamet Gaziantep. Güney’in bir incisinden diğerine transfer olmuşuz. “Antep’teyikh, Antepliyikh” artık. Yeri gelmişken söyleyeyim. Aslen Elbistanlıyım. Ama aslını inkâr eden bir haramzade olsaydım, sonradan olunabiliyorsa en çok Antepli, biraz da Adanalı olmak isterdim.
Her ergen gibi, bütün günün futbolla geçtiği zamanlar... Yaşıtlarımın maçında forvet, biraz büyüklerin maçında orta saha ya da defans, koca koca adamların maçında ise kaledeyim. O zaman seyretmek oynamak kadar zevkli gelmiyor. Misal 10 yaşındayken 4-4 biten efsane Fenerbahçe-Galatasaray karşılaşmasını mahalle maçı gerekçesiyle izlememiştim. Hâlâ yanarım. Göz ucuyla takip ediyoruz. Çünkü oyunun bizatihi kendisine tutkunuz o dönem. Oynamak, özne olmak asıl dert.
Sonra bir gün, Mehmet Abi ve Mustafa Abi -ki ikincisi sonradan eniştem olacak- elimden tutup beni Antep’teki ilk maçıma götürüyor. Oyunun tribünden görünen haline ilk tutulduğum gün o gündür. O basamaklardan çıkıp yeşil alanı görme anını ben hep Kâmil Ocak Stadı’na eşlerim. Yeşil hakikaten ‘murat’mış. Ben o gün anladım bunu.
Maç değil ziyafet
Ama asıl maç öncesini anlatmak lazım. Antep daha ikinci ligde. Ama stat her maç hıncahınç. Üstelik bu kitle maçtan saatler önce yerini alıyor. Ben halimden memnunum. Erken ya da geç, ilk defa maça gidiyorum, tek derdim her bir şeyler seyretmek. Fakat ortada bir gariplik var. Çünkü Kâmil Ocak Stadı yanıyor! En azından bana öyle geliyor. Çok geçmeden olayın ayırdına varıyorum. Başka şehirlerde piknik tabir edilen şeyin bol kebaplı ve bol törenli haline Antep’te ‘sahra’ denir. Meğer sahrayla tribünler arasında tereddüt edenler tercihlerini orta bir yerde buluşturuyorlarmış. Mangalını, rakısını, patlıcan kebabını alan Kâmil Ocak’ın yolunu tutarmış.
Şaşırıyorum haliyle. Rakının tadını ilk o günden hatırlıyorum. Tabii patlıcan kebabın yeri başka. Maç mı? Ohoo, daha başlamasına birkaç saat var. Sonra yavaş yavaş Antep’in sıcağı iniyor, biraz olsun esinti başlıyor. Şişler, mangallar, ızgaralar, rakı ve bira şişeleri toplanıyor. Çünkü herkes şunun farkında: Eğer maç başladığında bu ‘mühimmat’, ‘sahaya atılan yabancı madde’ grubuna dahil olursa bir daha giriş vizesi alamayacak. Bu yüzden hiçbir iz bırakılmayacak şeklinde tedavülden kalkıyor sahra envanterleri.
Tabii yine de ortalık güllük gülistanlık değil. Antep seyircisi Güney insanının futbolla genetik ilişkisi gereği her daim memnuniyetsiz. Toplu tezahürat o günlerde pek moda değil. Bireysel performanslar, küfür sololar revaçta. Bazılarının yaratıcılığı bienallik. Adana’dan gelen biri olarak hiç yabancılık çekmiyorum.
İlginçtir, sahaya, şişler, şişeler, kömür atılmıyor ama ayakkabı atılabiliyor. Her maç için sahaya atılmak üzere özel anahtarlık yaptıranlar var! İyi giderken bile bir huzursuzlar. Mısırcı Emir Abi: “Tamam, takım bu sene kesin birinci lige çıkacak ama ondan sonrası n’olacak? Sahra’ya Birinci Lig’de izin vermezler ki!”
İlk günden ‘damardan’ futbol maçı keyfine varınca müptela haline geliyorum. Artık her hafta beni maça götüren müstakbel eniştemin kapısındayım. Gidiyoruz, gidiyoruz, gidiyoruz... Önce kendi elimizle Antep’i Birinci Lig’e çıkarıyoruz. Sonra düşe kalka da olsa ligde kalıyoruz. Eh, kolay değil. Birinci Lig’e alışmak lazım.
Sonra ‘O sene’ başlıyor. Gaziantepspor tarihinin en güzel yıllarından birini yaşıyor, ben de her anını beynime kaydedip o yılların keyfine varıyorum. İçerideki hiçbir maçı kaçırmamaya yeminliyim. Sokaklarda tankların arabalardan daha fazla göründüğü bir dönemdeyiz. Futboldan başka keyif yok. Hele de Antepspor bu kadar iyiyken.
Aslında boşa değil tutkum. Antep’in hakikaten Antep olduğu bir takım var sahada. Arap İsmailli, Küçük Hüseyinli, Kova Yaşarlı, Ayı Tuğrullu kadro herkese kafa tutuyor. Dönem Anadolu’nun şaha kalktığı dönem. Adanaspor utanmasa şampiyon olacak, Es-Es eski günlerdeki gibi. Zonguldak futbol hayatının baharını yaşıyor.
Takım değil adam tutmak
Mahallede Fenerbahçeli geçiniyoruz ama ikinci takım mertebesine çoktan ulaşmış durumda Antepspor. Yavaş yavaş mavi hap mı, kırmızı hap mı birini seçmenin zamanının geldiğini hissediyorum. Çünkü Fener maçı yaklaşıyor. Sabah erkenden kalkıyorum. İçimde bir sıkıntı var. Antep’i mi tutacağız, Fener’i mi? Daha 3 yaşındayken Adana 5 Ocak’ı durduk yere “Yaşşa Fenerbahçe” diye inleten birinin öyle ha deyince takım değiştirmesi kolay değil sonuçta.
Alta lacivert, üste sarı tişörtü çekip gidiyorum maça. Tribündeki ağabeyler sitemkâr: “Bütün sezon ‘Gazi-Antep’ diye bağırıp durdun. Şimdi oluyor mu böyle takımını satmak!” Aklım karışıyor. Tribünler ‘Kırmızııı-Siyaaah’ diye bağırdıkça dayanamayıp katılıyorum. Takımlar sahaya çıktığında ise gönlüm iyice çatallanmış durumda. Beyaz üzerine kırmızı siyah şeritli Antepspor çok daha şirin geliyor bana. Saldırdıkça saldırıyor Kırmızı-Siyahlılar ve gol geliyor. Fırlıyorum ayağa. Herkes hem gole seviniyor hem de bana gülüyor. Umurumda değil. Bir gol, bir gol daha. Maç 3-1 bitiyor ve herkes beni tebrik ediyor. Ama bir burukluk var. Birden ağlamaya başlıyorum. Bir sevgiliden diğerine geçişin efkârı mı, yoksa aldatmanın vahşi tadından kalan burukluk mu?
Uzun süre gittim geldim ben. İki sezon daha Antepspor flört ettim. Fenerbahçe’yle de platonik takıldım. 1984’te İstanbul’a düştü yolumuz. İşte o gün başka dünyaların insanı olduk. Gözden uzaklaşınca gönülden de silinmeye yüz tuttu Antepspor. Lakin biliyorum, eğer Antep’te kalmaya devam etsem, ben Fenerbahçe’yi unuturdum. Olmadı. Şimdi Antepspor’u sahada görünce bir hoş oluyorum. Eski bir sevgiliye rastgelir gibi...
Spor yazarı olduğumdan beri Fenerbahçeliliğim de törpülenir oldu (Onu da başka bir gün anlatırım.) Artık takım değil adam tutasım var. Ama Gaziantep her şahlandığında elim ayağım titriyor. Hele de bugünlerde...
O benim kahramanımdı
Hüseyin Çakıroğlu futbolumuzun Gaziantepspor’da yeşeren yıldızlarındandı. Güneydoğu ekibinde parlamış, daha sonra Fenerbahçe’ye transfer olmuştu. Ünlü 3-2’lik Bordeaux maçının kahramanlarından o güzel insan, ne yazık ki 1986 yılında aramızdan ayrıldı.
Antepsporum benim...
25 Şubat 2011 12:19